Uzun yıllardır politik psikoloji diye bir alan olmasına rağmen politik psikiyatri kavramı henüz yeni bir kavram. Politik psikiyatri denilince psikiyatrinin devlet eliyle muhaliflere karşı bir baskı aracı olarak kullanılmasının anlaşıldığını söyleyen yazarlar var.
Bunların politika ile ilişkisine gelince; milyonların yaşamını yitirdiği savaşların, açlıkların, hastalıkların, çevre kirliliğinin olduğu, doğal kaynakların hızla tüketildiği dünyamızda baskı, terör ve aldatma siyasetin başat araçları. Bizlerse bütün bunların normal olduğunu düşünüp yerimizden kalkmakta aciz davrananlarız. Normal diye kastedilen burada “olması gereken ve iyi” demek değil, büyük çoğunluğun benimsediği, yaptığı, alışılmış olan demek. Bu ise çok daha tehlikeli; ya alışılmış olan saçma, canice ve insanlık dışı ise, karşınızda ikna etmeniz gereken bir yığın var demektir. Psikiyatrinin görevi ise burada ortaya çıkmaktadır.
Uzun yıllardır, psikiyatrik irade toplumları yönetenlerin dikkatini çekmiştir. Yönetenler yönetmelerini kolaylaştırıcı her araca başvururlar. Psikiyatri ise bu araçlardan biridir. İnsanları normalleştirmek, uyumlarını artırmak, uysallaştırmak zaten psikiyatrinin doğal (!) görevi gibi kabul edildiği için psikiyatri ve ruh sağlığı hekimleri işlerini yaparken kendiliğinden, yönetenlerin yararına katkılar sağlarlar. İnsanların tek tek mutlu olmaları, öfkelerini denetim altında tutmaları, ümitsizliğe kapılmamaları, kendilerini bir şekilde iyi hissetmeleri kaçınılmaz biçimde çelişkileri yatıştırıcı sonuçlara yol açar. Bu da topluma yansıdığında genelde muhalefetin işini zorlaştırır, iktidardakilerin ise işini kolaylaştırır. Psikiyatrinin doğal yatıştırıcı işlevi o yüzden muhaliflerin uzun süredir eleştiri konusudur. İyi ellerde bulunan ve uygun kullanılan psikiyatri hem kuramsal hem pratik anlamda pekala muhalefetin çabalarına da katkıda bulunabilir. Psikiyatrinin psikiyatri oluşundan kaynaklanan zararlardan biri biraz önce değinildiği gibi psikiyatrinin genel yatıştırıcı etkisi ve bunun iktidardakilerin işine gelmesidir. Bu düzlemdeki zararlı başka bir etkisi ise otorite oluşu, otorite yaratıcı bir işlevi olmasıdır. Ruh sağlığı hekimlerinin zaten toplumda hiç de az bulunmayan otoriteler arasında yerlerini alması ve politik amaçlı kullanılmasının kişiye ve topluma etkileri açıktır. Babanın, öğretmenin, imam ya da papazın, komutanın, valinin, hakimin, polisin yanına bir de ruh sağlığı hekimini oturtur. Ekranlara çıkıp politik olaylar ve kişiler hakkında yorumlarda bulunan ruh sağlığı hekimleri de bu bağlamda yerlerini almıştır. Türkiye’de literatürde değişen bazı kavramların ise nasıl biz farkında olmadan toplumu etkilediği gerçeği ise gözden kaçmaktadır. Geçmiş yıllarda kullanılan “düşünce suçlusu (!)” kavramı yerine “terör suçlusu” kavramının yerleşmesi iktidar tarafından pompalanmakta, farklı olana terörist gözüyle bakılmaktadır. Psikiyatrinin ise bu konuda uyanık olması ve iktidarın yaptıklarını görmeye ve göstermeye çalışması önemlidir. {mospagebreak}
Bunun kötü bir örneğinde, Naziler psikiyatri ve psikolojiyi önceleri ırkçı politikalarına malzeme ve destek bulmak amacı ile kullandılar. Psikiyatride ırkçı ve genetikçi bir anlayışı savundular (genetikçiliğin haksız yere mahkum edilmeye çalışılması ona bir ara Nazilerin sahip çıkmasındandır). Onlar ırklar ve milletler arasında karakter, ruhsal sağlamlık ve zeka gibi bakımlardan genetik farklılıklar bulunduğunu savunuyorlardı. Naziler önceleri akıl hastalarının ve zeka geriliği olanların kısırlaştırılması gerektiğini savunarak bunu uygulamaya geçirdiler. Daha sonra da iyileşmeyecek akıl hastalarının, ileri derecede zeka geriliği olanların öldürülmesini savundular; ve bu uygulamanın başlaması ile binlerce insana uygulandı. Birçok önemli Alman ruh sağlığı hekimi bu eğilimi destekliyor, hatta uygulamasını yapıyordu. Ülkenin birçok akıl hastanesi bu dönemde uygulamanın yapıldığı merkezler haline getirildi. Psikiyatrinin politik amaçlarla kullanıldığına ilişkin kanıt değerinde bilgiler bulunmamakla birlikte yine de psikoloji ve psikiyatrinin ırkçı görüşlere kuramsal malzeme sağladığı söylenebilir.
Psikiyatrinin ırkçılığa malzeme vermesi olgusunun Amerika’da ilk ortaya çıkışı ise, Amerika’ya göçün hızla arttığı 20.yüzyıl başlarındadır. Eski Amerikalılar muhafazakar bir tavırla toplumlarını, kültürlerini korumaya çalışmışlar ve yeni gelenlerin kültürsüz olmakla kalmayıp geri zekalı, akıl hastalıklarına eğilimli olduklarını da kanıtlamaya uğraşmışlardır. İlk zeka testleri de bu amaçlar için kullanılmaya başlamıştır. Söz konusu testler yeni gelenlerde gerçekten zeka geriliği olduğunu kanıtlamış ama yerli Amerikalıların onlardan pek ilerde olmadığını da göstermiştir. Akıl hastalıklarının kalıtsallığı üzerinde çok durulmuş ve bazı aşağı (!) ulusların akıl hastalıklarına başka uluslardan daha yatkın olduğu psikiyatrik bir söylemle kanıtlanmaya çalışılmıştır. {mospagebreak}
Sosyalist ülkelerde ise, düzene karşı siyasi anlamda karşı çıkmak bir hastalık, değiştirilmesi gereken bir kişilik, tedavi edilmesi gereken bir durum olarak kabul ediliyordu. Bunlar için kurulan hastanelere “özel psikiyatri hastaneleri” deniliyordu. En önemli merkez Moskova’daki Serbsky Enstitüsü’ydü. Birçok muhalif akıl hastanelerine kapatılıyor ve akıl hastaları ile birlikte tedavi ediliyordu. Bunun bir süre sonra tedavi etme amacını da aştığı, deli gibi muamele ederek ve akıl hastalığı tedavisi uygulayarak delileştirme amacına sıçradığını ya da en azından bir cezalandırma uygulaması olduğunu söyleyen yazarlar var. Böylesi uygulamalar ruh sağlığı açısından bir sorun olduğu gibi sosyalizme de hiçbir fayda sağlamamış, yalnızca zarar getirmiştir.
Akıllı bir muhalefet, toplumdaki psikiyatrik sorunları lehine çevirebileceği gibi akılsız davranması halinde sonuçlarına katlanmak zorunda kalabilir. Örneğin eğitim düzeyinin düşük olduğu toplumlarda doğaldır ki zeka geriliği ve donukluğunun yol açtığı sorunlar katlanarak büyüyecektir. Aziz Nesin’in “Türk halkının % şu kadarı aptaldır” yolundaki bir sözü bir dönem toplumda geniş bir yankı uyandırmış, pek çok insan karşılaştığı pek çok sorun karşısında bu sözü yineler olmuştu. İfadenin geçerliliği tartışılır olmakla beraber sözün toplumda algılanışı ve kullanılışı yanlıştır. Bir kere sözü tekrarlayan herkes kendisini akıllılar grubu içerisine dahil etmektedir ki, bu durum istatistiksel olarak mümkün gözükmemektedir. Bununla birlikte bu söylemin muhalif kesime ait bir söylem gibi algılanması, sonrasında yaşanan öfkenin şiddetle buluşmasına ve hak görmek gibi bir sonuca ulaşmasına neden olmuştur.
Küreselleşme ve Ruh Sağlığına Etkileri {mospagebreak}
Küreselleşme, belli bir gelişmişlik düzeyinin üstünde olan devletlerdeki dev şirketlerin gelişen teknolojinin desteğini de alarak devletler üstü bir konuma gelmesinin adıdır. Ekonomik ve siyasal anlamda kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalizmin 21.yüzyılda büründüğü yeni biçimdir. Bütün dünyada mülkiyet ve üretim ilişkilerini doğrudan etkilemesi yanında bireyler arası ilişkileri ve birey-kurum ilişkilerini de etkileyecektir. Küreselleşme bir yandan dünyada kapitalizmin yükselişi ve gelişememiş/geliştirilmemiş toplumlarda batılılaşma anlamına gelirken bir taraftan kitle iletişim araçlarını kontrol eden dünyanın süper güçlerinin evrensel bir kültür oluşturmaya çalışması olarak da düşünülebilir. Keza kitlesel iletişim, tüketimi körükleyen reklamlar ve kitle iletişim araçlarının hegemonyası olarak da algılanabilir. Teknolojinin her yönden bizi kuşatması, evimizden savaşları izlememiz, 11 Eylülü saniyesi saniyesine takip edebilmemiz ancak küresel dünyaya özgü gelişmelerdir.
Ortaçağda tarımsal üretime dayalı “donmuş” toplumlarını çözüp dağıtan, tek tek bireylerin “sıfırdan başlayarak” kendilerini var edebileceğini gösteren, tüccarlar oldu. Bir bakıma kapitalizm ve küreselleşme, içe kapalılığı, durağanlığı kırıp, kent kent, kasaba kasaba dolaşmaya başlayan tüccarların başlattığı öykünün devamıdır. Tüccar maceracıdır, çünkü kentler arasında kelle koltukta evinden uzak, yıllarca durmadan dolaşır. Soyulur, esir alınır, öldürülür. Sadece yola çıkarken yanına aldığı malları satmaz, yolda yakaladığı fırsatları değerlendirir, alır satar, alır satar. Bu nedenle mal kaşifidir ve trafiğin yalnızca bu dünya ile öbür dünya arasında olduğu bir düzende, tüccar, yolun, yolculuğun, trafiğin mucididir. Tüccar sınıfı, yürümeyi yeni öğrenen bebek gibi, bir mucizeyi gerçekleştirdiğine ve bunu “sıfırdan başlayarak” tek başına yaptığına kendini inandırır. Büyük kutsal zincir kırılmıştır. Tepede Tanrının yer aldığı hiyerarşi dağılmıştır. Kendi gücüne güvenen, akıl yürüten, dünya zenginliklerini ele geçiren birey, Tanrıdan boşalan yere, tepeye tırmanmaktadır. {mospagebreak}
Teknolojinin ilerlemesi ve sanayi devrimi, tüccarı burjuvaya dönüştürürken, modern bireyin özdeşim nesnesi, benlik ülküsü, gittikçe güçlenen yeni sınıfın, özelliklerinden etkilenir. Temel arzusu daha fazla güç, daha büyük servet, doğa üzerinde daha fazla denetimi olan bir birey olmaktır. Kapitalizm büyük bir arzunun, enerjinin serbestleşmesini sağlamıştır. Müteşebbis burjuva ruhu, narsisistik bir coşku ile dünyayı kendine benzetme çabasındadır. Birey doğmuştur. Özgür, aklına hayran, benlik saygısı yüksek, şişkin egosu ile karşımızdadır. Burjuvazi bu dönemde, kendi imgesinde kendi idealini görür. Manik* bir coşku dönemindedir. Aynı dönemde K. Marks ve F. Engels “Burjuvazi kendi imgesine bakarak bir dünya yaratır” diyeceklerdir. Kapitalizmin en eski, en temel saplantısı dünyayı kendine benzetmek arzusudur diyebiliriz. Bu nedenle piyasanın ve üretimin küreselleştiği kapitalizm, dünyayı da küreselleştirmek ister, sınırları ortadan kaldırmak ister.
Kapitalizmin en eski, en temel saplantısı dünyayı kendine benzetmek arzusudur cümlesinden yola çıkarak yerkürenin sahiplerinin köşesiz, pürüzsüz yüzeylerde hiçbir sınıra takılmadan gezinmenin hoşnutluğunu arzuladıklarını düşünmek yanlış olmaz. Bu arzu uğruna artık merkezdekilerin ürettiği herşey, köşelere takılmadan gezilebilecek hale gelmek üzere. Köşeleri-dışarısı olmayan bir dünyaya az kaldı. Sovyetler Birliği çöktü, Afganistan ve Irak’tan sonra sırada diğerleri var.
Peki neden köşeler rahatsız eder? Çünkü köşeler sivridir, batıcıdır, ötekidir. Bu anlamda küreselleşme “öteki”nin ehlileştirilerek yok edilmesidir. Gerektiğinde, ötekinin fiziksel olarak yok edilmesi de küresel kabul edilebilir. Öteki, yani yabancı, dışarıdaki, barbar, üçüncü (dünyalı), ehlileştirilip “benzetilerek” veya “içeri alınarak” yok edilmek isteniyor çünkü yabancı genellikle hoşnutsuzluk yaratan, araya giren üçüncü kişidir. İkili mutluluğu bozar, bize ait olanı tehdit eder. Merkezdekiler ötekinin, üçüncünün içeri alınmasından hep rahatsız olmuşlardır. Onlar için en iyi üçüncü-yabancı sınırın ötesindeki, dışarıdakidir. Fakat küreselleşme, Birinci Dünyanın Üçüncüyü, veya Kuzeyin Güneyi ya da merkezin çevreyi kendine benzetmesi demektir. Her benzetme benzemeyi de içeren iki yönlü bir süreç olarak işler. Merkez, ötekini kendine benzetip içeri alırken kendisi de ötekine karışır. Bir başka deyişle küreselleşme aynı zamanda melezlenmedir de. Fakat ne yazık ki merkezdekiler, köşesiz, sınırsız, küresel dünyada, ötekinin-yabancının serbest dolaşabileceğini hesaba katmadılar ve şu anda üçüncülerle dolu gemiler, konteynırlar, otobüsler, hatta uçaklar sınırlarında içeri alınmak için bekliyor ve zorluyorlar.{mospagebreak}
Manik; Kabarmış duygudurum
Sınırsız narsizmiyle dünyaya yönelen burjuvazinin ideallerini gerçekleştirmesini engelleyen herşeye ölümcül bir öfke duyması, ele geçirip tahakkümü altına alamadığı herşeyi düşman, yabancı, şeytan, “öteki” olarak görmesi beklenen bir durumdur. Doğal olarak tarih boyunca sermayenin sınıf öfkesini uyandıran pek çok direniş, isyan, engel ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin öteki yüzünü açığa çıkaran işte bu “ötekiler”dir. Bu bağlamda iki modernite vardır; biri teknoloji, bilim, zenginlik, ilerleme ve aydınlanma ile tarif edilen, diğeri ise topraktan, ait olduğu yerden koparılmış, yersiz, yurtsuz köylüler, kentlerin varoşlarında sefalet içinde yaşayan proleterler, acımasızca sömürülen kadın ve çocuklar, hammadde olarak görülen, talan edilen doğa. Sayıları 19.yy boyunca hızla artan hapishane, tımarhane ve kerhaneler. Savaşlarla sömürgeleştirilen ülkeler, köleleştirilen halklar, ırklar. İsyanlar, katliamlar, dünya savaşları....
Küreselleşme ile birlikte gerek teknolojik değişmeler ve hızlı kentleşme, gerek dış göçler alt kültürlerin sayı ve çeşitliliğinin artmasına neden olmuş, yaşam biçimlerinin çeşitliliği ve seçme olanaklarının artması değer ölçülerini etkilemiş ve toplumda düşünce birliğinin bozulmasına yol açmış, yeni yaşam biçimlerini bilinçsizce seçen insanlar ortaya çıkmıştır. Değişim bir çığ gibi büyümekte iken insanların çoğu ise buna hazır değildi. İnsanların özümsemeden yeni yaşam biçimlerini seçmeye başlamaları onların eski kimliklerine uygun nesneleri ve ilişkileri de yaşamlarından söküp atma tehlikesini getirmekte, onları alabildiğince dışa açık korumasız ve kararsız yapmaktadır ve bu durum küreselleşmenin işine yaramaktadır. {mospagebreak}
Küreselleşme sürecinde ruh sağlığını ilgilendiren önemli bir sorun ise yoksulluktur. Dünya küreselleşirken bazı ülkeler zenginleşmiş, birçoğu yoksul kalmıştır. 1999’da Dünya Bankası tarafından yapılan bir araştırmada 60 ülkeden 60.000 kadın ve erkeğe gelecekten beklenti ve ümitleri sorulmuş, fakirlik beklentisi gelir artma beklentisinden daha fazla bulunmuştur. Bugün dünyanın en büyük yüz ekonomisinden ellisinin devletler değil şirketler olması, dünyanın en zengin 3 adamının servetinin 48 ulusal devletin ya da başka bir deyişle dünya nüfusunun üçte birinin gelirinden fazla olması, sosyal refah devleti anlayışının çökmekte olduğunu gösterir delillerden biridir. 358 küresel milyarderin toplam servetinin dünya nüfusunun %45’inin toplam gelirlerine eşit hale geldiği dünyadaki manzarayı yeni bir “yol kesip soyma” yöntemi olarak niteleyen yazarlar pek de haksız sayılmaz.
Küreselleşen dünyada psikiyatrik hastalıklar da artmaktadır. Yaşlı nüfusun arttığı, bununla birlikte artan nöropsikiyatrik hastalıklar, alkol madde kullanımı oranının, depresyonun arttığı görülmektedir. Çağımızın küresel dünyasında ruh hastalıklarının sayısı bu kadar artmışken bunların farkında olmamız, tedavi için harekete geçmemiz yetersiz kalmaktadır. Sigorta şirketleri bile fiziksel ve ruhsal hastalıklar arasında ayrım yapmaktadır. Örneğin şizofrenisi olan bir hastayı sigorta kapsamı dışında bırakmakta, dolayısı ile hastanın tedavi şansını da elinden almaktadır. Peki bu durumun Naziler tarafından uygulanan hastalıklı ırkın öldürülmesinden bir farkı var mıdır?
S.Freud, “modernitenin getirdiği bunca acı, ölüm, savaş, kutsanan burjuva aklının ürünü değil midir?” diye sorar. Bununla birlikte küreselleşmenin umut vadeden tarafı ise sadece sermayenin küreselleşmemesi, aynı zamanda isyanın, direnişin, dayanışmanın, umudun da küreselleşme olasılığı bulmasındadır.











