10 Ekim Dünya Ruh Sağlı Günü’nde sağlık alanında genel olarak olması gereken yapılanmasını tamamlayamamış olan ülkemizde insan varlığını en çok inciten bir yaradan bahsetmek istiyorum. Bu öyle bir yaradır ki yalnızca mustarip olan bireyi değil, onun ailesini ve çevresini dahası toplumu ve ülke ekonomisini de sürekli olarak acıtmaktadır. Bu acı maalesef yeterince hissedilmemektedir. Hissedilmeyince de gidermek için çözüm yolları aranmamaktadır.
Nedir bu yara?
Ciddi ruhsal hastalıklar toplumun önemli bir kesimini etkilemektedir. Akıl hastalıkları olarak da bilinen şizofreni, şizoaffektif bozukluk, bipolar bozukluk gibi yinelemelerle giden ve sonunda da yetiyitimine yol açan ruhsal bozukluklar kişiyi normal bireysel, ailesel, mesleksel ve toplumsal işlevselliğinden alıkoyar. Bu hastalıkları olan bireylerin bir kısmı iyileşip eskiden olduğu gibi normal yaşamını sürdürmeye devam ederken yarısından biraz fazlası da yardıma gereksinim duyacak düzeyde işlevselliklerini kaybederler.
Şizofreni üzerinden kaba bir hesaplama ile acının boyutunu anlamaya çalışalım. Düşünce, algılama, duygulanım ve davranışsal bozulmalarla giden şizofreninin toplumsal yaygınlığı hemen dünyanın her yerinde binde beş civarındadır. Bu demektir ki bin nüfuslu bir beldede beş, yüz bin nüfuslu bir ilçede beş yüz, bir milyon nüfuslu bir şehirde beş bin tane şizofreni hastası vardır. Yetmiş milyon nüfuslu bir ülkede ise bu sayı 350 bin civarında tahmin edilebilir. Klinik deneyimlerimizden ve bilimsel araştırma sonuçlarından biliyoruz ki bu hastaların üçte biri iyileşiyor, üçte biri orta derecede iyilik haliyle yaşıyor, üçte biri de iyileşmiyor. Yani hastanelerin sunduğu tedavi olanaklarıyla da iyileşme sorunu olan, hastalık belirtileriyle yaşayan önemli sayıda hasta ailelerinin ya da yakın çevrelerinin yardımına muhtaç durumda yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu rakam Türkiye için yaklaşık olarak 200 binin biraz üzerindedir.
Şimdi de akıl hastası olan bir ailenin karşılaştığı zorlukları düşünmeye çalışalım. Bir türlü iyileşemeyen, eskisi gibi ev işlerine yardımcı olmayan, sorumluluk almayan ve aldıklarını da yerine getirmeyen, eski arkadaş ve iş çevresinden kopmuş olan, kulağına gelen sesler ya da çevresindeki insanların kendisine zarar vermeye çalıştığı inancı olan, arada şiddete başvuran bir üyeyle yaşamak aile için çok ıstırap verici bir yüktür. Yıllarca evde hastalarıyla yaşamak zorunda kalıp kendi toplumsal çevrelerinden yalıtık hale düşen aileler vardır. “Yıllardır biz cehennemi yaşıyoruz”, “şimdi ben ilgileniyorum ama ben öldükten sonra bu çocuğa ne olacak”, “oğlumdan çok dayak yedim, bu nedenle iki defa burnumdan ameliyat oldum ama onunla yaşamayı da öğrendim” diyen ailelerin acısına kim derman olacaktır. Hastanelerin buna cevap verebilmesi olası mıdır?
Süreğen akıl hastalığı olan bir üyesi olan ailenin açmazları nelerdir. Birincisi, biricik sevgili evlatları hastalanmış ve onunla ilgili tüm beklentileri suya düşmüştür. İkincisi, bu evlat artık sürekli ilgi ve bakım isteyen bir hasta kimliğiyle yaşamaktadır. Üçüncüsü, bu evlat sadece bir hasta değil o aynı zamanda bir “ruh hastası”dır. Sürekli ruhsal hastalığı olan bir evladı olan aileye eski dostları ve arkadaşları artık pek uğramamakta, kimse hasta üyeyle karşılaşmak istememektedir. Böylece aile yalıtılmışlığa itilmekte ve çevrenin damgalayıcı tutumu karşısında yıllar içerisinde yalnızlaşmaktadır. Dördüncüsü, yetişkin olan evlatları işini sürdürememiş ya da bir işe girememiştir, iş yapacak düzeyde olsa bile akıl hastası olduğu için işverenler işe almak istememişlerdir. Evladın ekonomik kaybı yanında onun bakım masrafları, neden olduğu hasarları gidermek için yapılan masraflar, ona bakma yükümlülüğünü yerine getiren aile üyesinin ekonomik kaybı da eklenince aile kaçınılmaz olarak fakirleşmektedir. Beşincisi, biricik evlatlarının tedavisi için arayışlarını sürdüren aileler bazen de tıp dışı ya da tıptan şarlatanların eline düşmekte ve ayrıca ekonomik ve duygusal kayıplar yaşamaktadır. Altıncısı, hastalık belirtilerinin sıkça alevlenmesiyle ev içinde hayatı çekilmez kıldığı halde biricik evlatlarıyla ilgilenecek bir tedavi kurumu bulamamaktadırlar. Yedincisi, kendilerine zaman ayıramamakta ve kendi ruhsal ve toplumsal doyumlarını ertelemek zorunda kalmaktadırlar. Sonuçta yıllar içerisinde sorunlar yumağında kıvranan bu insanlar da yardıma gereksinim duyar hale gelmektedirler.
Aile bakımı olan hastalar yine de şanslı bireylerdir. Aile bakımı yetersiz olan ya da ailesi tarafından bakılmayıp sokağa bırakılan ya da akıl hastanesinde terk edilen hastaların varlığını da düşünürsek acının ne kadar çok boyutlu olduğunu anlayabiliriz.
Alkol ve madde bağımlılığı, dirençli takıntı hastalığı, süreğenleşmiş depresyon, süreğen travma sonrası stres bozukluğu, zeka geriliği, otizm, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, bunama gibi hastalıkları da hesaba katarsak bakım gereksinimi olan üyeye sahip olan aile sayısının aslında hiç de azımsanmayacak düzeyde olduğu hemen fark edilebilir. Bu rakam ortalama bir kestirimle 500 bin civarında kabul edilebilir.
Ülkemizde neler yapılmaktadır
Dünyanın çeşitli yerlerindeki uygulamalardan ve bilimsel çalışmaların sonuçlarından biliyoruz ki kalıntı belirtileriyle yaşamak durumunda kalan ciddi ruhsal hastalar için rehabilitasyon yöntemleri etkili olmaktadır. Hastaların yetiyitimlerinin etkisinden mümkün olduğunca kurtarılıp toplum içerisinde bağımsız yaşaması hedefini güden ruhsal iyileştirim çalışmaları psikiyatrik tedaviye eklemlenmesi gereken önemli bir alandır. Bu alanda ülkemiz ne durumdadır?
Zeka özürlü bireyler ve otistik hastalar için devlet desteğiyle özel merkezlerde iyileştirim çalışmaları yapılmaktadır. Ancak onların da bu işi ne kadar bilimsel ve insani amaçlarla yaptıkları ne kadar ticari kaygıların ön plana geçtiği, nasıl denetlendikleri konusu belirsizliklerle doludur. Bu çalışmaların bile ülkemiz için yine de iyi bir atılım olduğunu düşünüyor ve alanda yeni gelişmelerin olacağını umuyorum.
Bunama hastaları için hizmet veren sayısı sınırlı hastane eklemli yerleri de bir kenara bırakırsak hala çok önemli sayıda hastanın ruhsal iyileştirime gereksinimi olduğu ortadadır.
Çözüm önerileri:
Ruhsal iyileştirim mutlaka çalışılması gereken bir alandır. Peki bu alanda kimler çalışacak, kimler bu işi yürütecektir? Bu alanda eğitim almış olan personel var mıdır? Lisans düzeyinde bir okul mezunu olmak bu alanda çalışmak ya da merkez açmak için yeterli midir?
Soruların yanıtı bellidir. Bu alanda ülkemizde eğitim veren bir kurum ya da geçerli (kredili) bir kurs yoktur. Alanda kuramsal ve pratik eğitimden geçmemiş olan kişilerin bu işi hakkıyla yapması da olası değildir. Alanda boşluğun olması da ayrıca kötü kullanımlara yol açabilmektedir. O halde yapılması gereken şey ortadadır:
Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurumu ve Sosyal Hizmetlerin oluşturduğu bir çatı altında alanda çalışması olan uzmanların bir araya getirilerek bir eğitim programı hazırlanması ve ivedilikle eyleme geçirilmesi gerekmektedir. Ruhsal iyileştirim merkezi açmak isteyenlerin bu eğitimden geçme zorunluluğu getirilmelidir. Bu eğitim daha önce bu işi yapanlar için de geçerli olmalıdır. İyleştirim programlarından yararlanacak olan hastaların (süresi ve niteliği belirlenen kurul raporları ile) masrafları devlet tarafından karşılanmalıdır. İyileştirim merkezleri bilimsel denetlemelerin yanı sıra yararlanan hastaların aileleri tarafından da değerlendirmeye tabi tutulmalı ve ilgili makamlara raporlanmalıdır.
Ruhsal iyileştirim merkezleri sorunun çözümünde zorunlu/gerekli ancak yeterli değildir. Ailelerin bakamayacak durumda olduğu hastalar da vardır. Bu hastaların yükünü karşılayacak özelleşmiş bakımevlerine de gereksinim vardır. Bunlar için de standartlar belirlenmelidir.
Çalışabilecek durumda olan hastalar için özürlü kadrolarından yararlanarak işe girmeleri sağlanmalıdır. Sadece fiziksel özürlülerin işe yerleştirilmesi anlayışına karşı durulmalı, ruhsal özürlülerin de kendilerine uygun işlerde (uygun düzenlenecek raporlarla) çalışabilecekleri işverenlere kabul ettirilmelidir.
Her şeye rağmen bir iş üzerinde olmak ruh sağlığına iyi gelir felsefesiyle korumalı işyerlerinin açılması teşvik edilmelidir.
Ruhsal hastalığın yıkıcı etkisinden mustarip birçok hasta birey ve beklenti içerisinde olan birçok aile üyesinin haklı beklentileri devletin desteğiyle ancak eğitimli ve donanımlı personel tarafından karşılanabilecektir. Çeşitli üniversite ve eğitim hastanelerinde ruhsal iyileştirimle ilgili çalışmaların yapıldığı ülkemizde bunu sağlamak zor olmasa gerektir. Yasal temelleri iyi oluşturulmuş olan iyileştirim çalışmalarının en azından fizik tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinin olduğu kadar insanların sağlığına, yaşam kalitesine ve mutluluğuna katkı sağlayacağına inanmaktayım.
2008 Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde bu alandaki boşluğun hakkıyla doldurulmasını diliyorum. 2009 Dünya Ruh Sağlı Günü’nde de dileğin gerçekleşmiş olmasını tüm gereksinimi olan insanlar adına görmeyi umuyorum.
* Prof. Dr. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD Öğretim Üyesi, Türkiye Psikiyatri Derneği Kocaeli Şubesi Başkanı, Türkiye Psikiyatri Derneği Psikiyatrik Rehabilitasyon Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü












