e-mail için tıklayın
Yokluğun cehennemin öbür adıdır
üşüyorum kapama gözlerini….
A.Arif
İnsan insan olduğundan beri ta Adem ile Havva’ dan bilir bu meseleyi. Beklemedikleri bir anda bir şeyler olur ve o andan sonra ne kendileri aynı kalır nede hayat. Bambaşka bir renk alır evren. Siyah desen siyah değil beyaz desen beyaz…
Çiçekler farklı kokar, gökyüzü daha mavi, yaprakların yeşili farklı gelir artık. Bazen bahara dönüşür dünya, bazen çekilmez soğuk bir kış ayazı. Gelip çatmıştır artık, o esrarengiz zaman dilimi ve yaşamaktan başka çaresi bulunmamıştır yeryüzünde. Eğer çareyse
yaşamak?!
İnsanlar düşünüp taşındılar, gönüle değdiğinde ruhu sarıp sarmalayan, sardığı kişiyi kör eden değiştiren, mantığına hükmeden, bu kolay anlatılmayan, karşı konulamaz duyguya ne diyelim diye. Tohumu düştüğünde toprağa hızlı bir şekilde tüm bahçeyi saran, tutunduğu ağacı içten içe kurutup bitiren , kendinden başka hiçbir şeyi görmesine izin vermeyen bir bitki vardı yeryüzünde ADI SARMAŞIK. İşte dediler; her neyse yaşadığımız şey şu bitkiye çok benziyor, ve sarmaşık diyorsak buna, adı da aşk olsun bu duygunun.
Güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit doğduğunda tüm tanrılar şölen gecesinde toplandılar, ve kutladılar bu güzel günü. İşte o gün yokluk tanrısı, şaraptan sarhoş olmuş varlık tanrısını baştan çıkardı. Birleşmelerinden Eros doğdu. Bu yüzden platona göre aşk ne varlıktır ne de yokluk. Belki de her ikisi. Belki de yokluğun varlıkla bütünleşme, kendini tamamlama isteği. Kutsal kitaplarda Ahzen -ul Kissa olarak geçen Yusuf ile Züleyha nın hikayesine ‘en güzel hikaye’ denmesinin sebebi de aşkı anlatmasıdır. İnsanları etkilediği kadar tanrılar katında da değerlidir . ‘Aşk herkesi eşit kılar’ der Miguel de Cervantes.
İnsanlığın doğuşundan beri, ister dilenci ister kral olsun, ister hizmetçi isterse sultan her insan geçmiştir bir kez aşkın çemberinden. İnsanların hayatına yön veren yazdıran, çizdiren, delirten , ağlatan ve güldüren, intihara sürükleyen, öldürten, binlerce insanın ölümüne sebep olan savaşlar yaratan, tarihin akışını değiştiren imparatorluklar yıkan o gücü anlatılmaz duyguya aşk dediler. Başladılar yaşamaya, yaşadıkça anlatmaya, anlattıkça düşünmeye. Şarkılar şiirler, romanlar yazmaya, resimler heykeller ve filmler yapmaya, ve halen anlatılmaya devam ediyor aşk. Konfüçyüs ‘e göre söz dinlemeyen, dizginden anlamayan dört nala giden bir at gibiydi aşk. Ruhumuzda fay hatları oluşturan ve depremler yaşatan bu duygu nasıl oluşuyor? nedir ? ne değildir? Yüzyıllardır insanlar aşkı tanımlamaya çalışmışlar, kimine göre muhteşem bir heyecan, kimine göre delilik, kimine göre mantıksızlık. Kimine göre cinsellik. İnsanlarda benzer etkiler yaratan, tüm kültürlerde görülen bu evrensel fenomen bir hastalık olabilirmi?

Evrimsel açıdan bakacak olursak aşka, türümüzü devam ettirmemiz, yeni nesillerin ortaya çıkması için bağlılık yaratan karşı cinse doğru harekete geçiren ve yeni nesli korumak büyütmek için bir gereklilik gibi görünüyor, bazı filozoflara göre cinsel haz için uydurulmuş bir kılıftır. Psikanalize göre ise çocukluk döneminde sevdiğimiz bağlı olduğumuz objelere yeniden kavuşma istediğidir. Yaşadığımız bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak için karşı tarafla bir bütünlük kurma, ruhumuzdaki eksiklikleri tamamlamaya çalıştığımız bilinç dışı bir süreçtir aşk. Başlangıçta enerji veren mutluluk ve heyecan hisettiren aşk sonra tüm benliğimizi sarıp bambaşka bir kılığa sokabilir. Ruhumuzda bölünmüşlükler yaratarak , kendimizi tanıyamaz hale getirebilir. Ahmet Altan bir yazısında şu cümleyle özetler bu değişimi ‘ aşk bir orospuyu azizeye, bir azizeyi orospuya dönüştürebilir’
Son dönemlerde bilim adamları tarafından yapılan araştırmalar aşkın nörobiyolojik ve kimyasal temellerini açıklayarak aşkın üzerimizde yarattığı etkilerin nedenlerini ,biraz daha iyi anlamamıza yardımcı olmuştur. Aşkı bilimsel yöntemlerle açıklamak romantizminden daha az keyifli ve hatta bazen sıkıcı olsa da yinede merak uyandıran bir konu haline gelmiştir.
Aşk oldukça karışık psiko- nörobiyolojik bir olaydır.Yapılan çalışmalarda aşık olduğumuzda vucudumuzdaki hormon seviyelerinde değişiklikler olduğu,ve beynimizn bazı bölgelerinde aktivasyon, bazı bölgelerinde ise deaktivasyon olduğu gözlenmiştir. Aşkın doğası gereği aşık olduğumuz kişiyi görmek ve birlikte olmak isteriz, salgılanan oksitosin hormonunun yarattığı duygusallık bizi aşık olmaya yatkın hale getirir ve sevgilinin kötü yanlarını görmemizi sağlayan beyin yapılarını devre dışı bırakarak, hayranlık uyandırmasına ve güzellikleri sevdiğimiz kişiyle özdeşleştirmemize neden olur. Oksitosin ayrıca sevdiğimiz kişiye bağlanmada da önemli rol oynamaktadır. Erkek farelerde yapılan bir çalışma da oksitosin seviyesi yüksek olan farelerin eşlerini aldatmadığı saptanmıştır. Diğer yandan artan dopamin düzeyleri kendimizi ödüllendirilmiş gibi hisettmemizi sağlayarak mutluluk ve mutluluk sağlayan kişiye ulaşma isteği yaratır. Dopamin aynı zamanda şizofrenide de miktarı artan bir maddedir. Psikotik hastalıklarda içgörünün azaldığı, gerçeği değerlendirme yetisinin bozulduğu göz önünde bulundurulursa ; aşkta gözlenen, İçinde bulunduğu durumun farkında olmama ve mantıklı olmayan davranışlar, hafif düzeyde de olsa psikotik tabloyla benzerlikler göstermektedir. Bu bulgular büyük ölçüde aşkın gözünün neden kör olduğunu ve neden aşkta mantık olmadığını açıklayarak ‘aşk deliliktir’ diyen Shakespeare i destekler. Aynı zamanda ‘aşk karşımızdaki insanı bulunmaz hint kumaşı zannetmekle, kendi salaklığımızın farkına varma arasında geçen zamandır ‘ sözü bu hormonların başımıza ne işler açtığını, ve hormon seviyelerimiz normale döndükten sonraki aşk sürecine bakışımızı özletlemektedir. Öte yandan azalan serotonin miktarı sevgiliyi saplantılı bir şekilde düşünmemize, kaygılanmamıza bu kaygıyı ortadadan kaldırmak için harekete geçmemize neden olarak bu yönüyle obsesif- kompulsif ( takıntı-zorlantı) rahatsızlığı hatırlatmaktadır. Artan noradrenalin seviyeleri bir korkağı sevdiği uğruna ölümlere giden bir şövalyeye dönüştürebilir. Bir tek aşık olduğumuzda bu kadar sık ve yoğun hissederiz ; heyecanı, cesaretİ, coşkuyu ve göğsümüze sığmayan kalbimizin kanatlarının sesini, yani bulutlarla dansetmeyi.
Yapılan görüntüleme çalışmalarında beynin görsel uyaranlara özelleşmiş bölgesi olan fusiform girusta , değişik duygusal fonksiyonlarla ilişkili olan insulada ve mutluluk durumuyla ilişkili olan ön singulate kortekste aktivite artışı saptanmıştır. Bu faaliyet artışı davranışları da etkilediği için izole bir bölgeyle sınırlı kalmayarak beynin değişik bölgelerini de etkilemektedir.
Tüm bu söylenenler bazen aşkı bir çeşit hastalık olarak düşünmemize yol açabilmektedir ,eğer bir hastalıksa,sanırım yeryüzündeki en güzel hastalıktır aşk.












) varsa at, mümkünse onu görmediğin ortamlara takıl, onunla ilgili herşeye kulaklarını tıka ve çivi çiviyi söker felsefesini unutma derim. ben ve çevremdeki çoğu kimse bu taktiklerle bu acıyı ya da alışkanlığı daha kısa sürede aştı.daha anlamlı ilişkiler yaşanabilir gelecekte diye düşünüyorum. şimdilik beyninden silmen mümkün değil. ancak uyaran ve hatırlatan olmadıkça beyin bu olayı kapatacaktır.
