
Şehrin karanlık sokaklarında yürüyordu. Sokak çocukları kuytuluklarda ellerindeki tinerli bezlerle kendilerinden geçmişlerdi. Sarhoşlar köpek öldüren şaraplarının son yudumlarını alıp uykuya dalmışlardı. Kediler çöplüklerde, köpekler duvar diplerinde kendilerine sarılıp uyuyorlardı. Bir tek araba sesi bile duyulmuyordu. Zifiri bir karanlık sarmıştı geceyi, bütün ışıklar sönüktü. Bütün insanlar anlaşıp ölüm uykusuna yatmışlardı bu gece. Karın tokluğuna çalışan işçiler, iş adamları, işşizler, taksiciler, gece yolcuları, dilenciler, fahişeler, devriyeler uykudaydı. Kentin dar sokaklarında nereye gideceğini bilmeden yürüyordu. Bu şehri tanımıyordu. Bu sokakları, bu evleri ilk defa görüyordu. Her şey yabancıydı. Tıpkı kendine yabancı hissettiği adımları gibi…Nereye gittiğini, ne yaptığını bilemeyen, okyanusun ortasında pusulasını yitirmiş bir gemi gibi kendini, şehrin sessiz uğultusunun dalgalarına bırakmış öylece yol alıyordu. Bu şehirde bir tanıdığı varmıydı bilmiyordu. Gidebileceği sığınabileceği bir yer... yoktu. İlk defa uğradığı bu şehrin adını bile bilmiyordu. Kendi adımlarının sesini duyuyordu. Bir labirenti andıran bu sokaklarda her sokak başka bir sokağa çıkıyordu, sonra diğer sokaklar başka sokaklara. Bazen dönüp arkasına bakıyordu, Birileri onu izliyordu. Bundan adı gibi emindi. Soğuktu ve üşüyordu. Montunun düğmelerini ilikleyip hızlı bir şekilde yürümeye başladı. Hızlandıkça duyduğu ayak sesleri de yaklaşıyordu. Kimdi bunlar ne istiyorlardı? Biraz daha hızlandı. yüzüne çarpan soğuk, tenini yırtıyordu, rüzgarın uğultusunun ve soğukluğunun şiddetini kulaklarında hissediyordu. Birden bire gökyüzünü yırtarcasına şimşekler çaktı, ortalık kısa bir süre için aydınlandı. Gökgürültüsüyle sarsıldı gece. İçinde garip bir korku vardı, etrafına baktı ellerini oğuşturdu, kalbinin sesi şimşeklerin ortaya çıkardığı gölgelerin ayak seslerine karışıp yankılanıyordu. Hiç görmediği yaratıkların topraklarına izinsizce girmiş ve onların ordusuyla tek başına savaşacakmış gibi hissediyordu, gökgürültüsünü bastıran savaş çığlıkları yükseliyordu sokaklardan. Yağmurun ıslaklığını tüm bedeninde hissediyordu artık Koşmaya başladı. Bütün sokaklardan garip yaratıklar üzerine doğru geliyorlardı. Upuzun boyları, ince bedenleri, ahtapot gibi onlarca kola, onlarca bacağa, sahip yaratıklar kovalıyordu onu, hiç durmadan korkuyla koşuyordu. Girdiği her sokakta binlerce yaratık karşılıyordu onu. Gövdesinin alt tarafı turuncu üst tarafı beyaz, başlarından kollarının ve bacaklarının ucundaki ateşten dumanlar yükseliyordu. Gittikçe çoğalıyorlardı. Artık koşacak gücü kalmamıştı, terinin tadını hissediyordu dilinde, dört nala koşan bir yarış atıydı yüreği, yağmur nefes almasını zorlaştırıyordu, denizin soğuk ve karanlık sularında kumlara saplanmış, donakalmış, benzi solmuş eski bir gömüt gibiydi artık. Çıkmaz bir sokakta canavarlar ordusunun arasında kalmıştı. Kahkahalarla gülüyorlardı. Ve bu avın tadını çıkarmak istercesine yavaş yavaş üzerine geliyorlardı. Yaklaşan yaratıkların yangınla çürümüş suratlarını gün gibi aydınlatan son şimşekle, sokaklardan nehir gibi akan yağmurun sularına devrildi. Kapana kısılmış yaralı bir hayvan gibi, kanıyordu, kulaklarını elleriyle kapatıp acılar içinde çığlıklar atıyordu.
Uyandığında ter içindeydi, soluk soluğa kalmıştı, göğüs duvarını yumruklayan kalbinin gümbürtüsü, kuruyan dudakları, titreyen parmakları gecenin cehennemini anlatıyordu. Derin bir nefes almaya çalıştı. Işığa uzanırken sağ kolundaki uyuşmayı hissetti. Aylardır peşini bırakmayan karıncalar yine yuvalar kurmuşlardı kolunun her damarına. Gördüğü şeylerin rüya olduğuna inanamıyordu. Hayretle karışık bir korku içindeydi. O karanlık şehir silinip gitmişti, o gökgürültüsü, o yağmur seli o yangın çürüğü yüzler, savaş çığlıkları yoktu artık. Kendi evinde, kendi yatağında güvendeydi. Mutfağa gidip bir kaç bardak su içtikten sonra biraz daha rahatlamıştı . Şimdi bir sigara içmeyi o kadar çok arzuluyordu ki, yanında olsaydı hiç tereddüt etmeden yakacaktı. Bu cehennem parçası geceden, bir tek beyaz kağıda sarılmış bir parça tütün, alıp çıkarabilirdi onu. Bırakalı 17 gün olmuştu. Dolabına ve çekmecelere baktı, masanın üstüne, kitapların arasına, hatta kanepenin altına bakıyordu. Çantasının hiç kullanmadığı bölümlerine… Geçen kış giydiği montunun ceplerini yokluyordu. Bırakmaya karar verdiğinde bütün sigaraları ortadan kaldırıp atarken belki yanlışlıkla bir tanesi düşmüş, içmediği bir sigara oralarda bir yerde kalmış olabilirdi. Onu bulup derin derin içmeyi ve bu rüyanın etkisinden kurtulmayı umut ediyordu. Evin her tarafına baktı. Bırakmaya karar verdiğinde hepsini kırıp atmıştı. Bir yerlere bıraksa dayanamayıp içeceğini biliyordu. Bir kaç gündür dayanılmaz bir istekle yakmayı istiyordu. Kokusunu hissediyordu. Ciğerlerinde oksijenle bir türlü dolduramadığı dipsiz kuyular oluşmuştu.. Ama bu sondu. Bir daha olmayacaktı. Geri dönüşü yoktu artık. Geçmişte defalarca verdiği sözlerden çok farklı bir sözdü bu. Kendini var etmenin, hayata tutunmanın, ya da eriyip yok olmanın, yitip gitmenin arasındaki ince bir sis perdesiydi duman. İçmeyecekti artık. Kararlıydı. Ve bu işi bitirecekti. Kendine yeniden dönmenin, o mehtaplı gecenin kara deliklerine kaptırdığı benliğine yeniden kavuşmanın, aynada karşısında duran adamın başını kaldırıp gözbebeklerine gülümseyebilmesinin tek yoluydu bu. Sağ kolunda yuvalanan karıncaların, kendine olan nefretinin, onu her saniye yargılayan vicdanındaki acımasız hakimin celladını yaratmanın tek yoluydu belki de. Yeni bir başlangıcın son umuduydu içmemek.
Uyandığında sabahın serinliğiyle birlikte güneşin en temiz sıcaklığını yüzünde hissetti. Açık penceresinden esen rüzgardan, yaprakların yeşilini gördü.. gökyüzünün mavisini..Berraktı ve parlıyordu dünya. Odasına dolan yıkanmış toparak kokusu, temiz ve ferahtı. Ağzından savurduğu nefesi kokladı, dilini dişlerinin üzerinde gezdirdi, pürüzsüz ve kaygandı. Yatağından çıkıp yüzünü yıkamaya gittiğinde, aynadaki adama baktı. Tenindeki is silinmişti, doğayla birlikte yağmur onu da yıkamıştı sanki. Dişlerine baktı uzun uzun, biraz daha beyazdı ve parlıyordu. Gözlerinin önündeki bulutlar dağılmıştı. Öyle hissediyordu, dünyaya dumanların arkasından bakmıyordu artık. Hayat füme renginin griliğinden beyaza doğru akıyordu.
İşe gitmek için yola koyuldu. Kalabalıkların arasında ilerliyordu. Daha dinç hissediyordu kendini. Ayakları daha güçlü basıyordu toprağa. Berbat bir geceyi atlatmıştı, ve yepyeni bir güne başlıyordu. Birden yüzüne doğru savrulan dumanlarla titredi. Yanından geçen adam ciğerlerindeki dumanı boşaltmıştı. Rüzgar adamın kanla sulanmış dumanını getirip yüzüne savurmuştu. Önce tiksindi, midesi bulanır gibi oldu. Adamın arkasından bakıp bir küfür savurarak devam etti. Sonra yıllardır birlikte yaşadığı dumanın tadını anımsadı. Otobüs bir türlü gelmiyordu. Günlerdir yaşadığı sinirlilik başlamıştı yine .Her şeye öfke duyuyordu. Yolların kalabalığına, yanından geçen insanlara, gürültüye, ve otobüsün geç kalmasına. Burnundan soluyordu, yine patlamaya hazır bir bomba, ateşini bekleyen barut gibiydi. Böyle zamanlarda göğsünde biriken sıkıntıyla boğulacağını hissediyordu. Durmadan nefes alıp veriyordu ama bir türlü boşaltamıyordu sinesine sıkışmış hava kitlesini. Havada dolaşan oksijeni ciğerlerine ulaştıramıyordu. Karnının boşluğunda kelebekler uçuşmaya başlamıştı yine. Midesinin semalarında uçuşan yüzlerce demir kanatlı kör kelebek, duvarları yumruklayıp kaçıyorlardı. Parmaklarının arasında derin bir boşluk oluşuyordu. Dudaklarının arasında süngerimsi yumuşaklığın yokluğuydu onu çıldırtan. Kalabalıkların arasında kaybolmuş çaresiz bir çocuk gibi hissetti yine. Neyi aradığını neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu düşünceleri kovmak için böyle zamanlarda hep kötü şeyler düşünmeye çalışırdı. Odasının kirli havasını düşündü, perdelerin duvarların sararmışlığını, üzerine sinen dumanı, ağzındaki iğrenç kokuyu, kül tablalarını düşündü. Kanserden ölenleri, boğazına açılmış deliklerle nefes almaya çalışanları, kanlı balgamları , ayağı kesilen insanları düşündü. Kömürleşmiş akciğerlerin resimlerini, gözlerinin sararmış beyazlığını, Arya’yı, Arya’nın babasını düşündü. ve dedesini…
Keskin tütün kokusunu burnunda hissediyordu. Daha on yaşındayken gördüğü gazete kağıtlarının üstüne serilmiş tütünün rengini hatırladı. Bir yandan sigarasını yudumlayıp bir yandan kalın parmaklarıyla tütünü avuçlayıp birbirinden ayıran dedesini gördü. Bıyıkları sararmıştı. Dedesi ona bakıp gülümsüyordu. Önüne bir gazete serip, avuçladığı bir tutam tütünü ona vermişti. Dedesine bakıp aynısını yapmaya çalışıyordu. Dağıtma işlemi bittikten sonra tabakasından biraz tütün alıp beyaz kağıdın içine koyup sarıyordu. Tütün ve kağıt dedesinin usta parmakları arasında kısa sürede bir sigaraya dönüşüyordu. Sonra sıcak çayın dumanları, keyifle içilen tütünün dumanlarına karışıyordu. Birkaç kez kendiside denemişti sarmayı, ama hiçbir zaman dedesinin yaptığı gibi ince ve düzgün saramamıştı. Bir gün yine dumanlı sohbetler içinde dedesinin sigarasını almıştı, tadını merak ediyordu.
Dedesi gülümseyerek:
- Demek oğlum büyümüşte sigara içmek istiyor ha?. İç bakalım demişti.
Odadaki kalabalığın bakışları arasında yudumlamıştı ilk nefesi. Öksürüyordu. Ciğerlerinin yandığını, çatladığını hissediyordu. Boğulacak gibiydi. Gözlerinden yaşlar akmıştı. Başı dönüyordu. Kalabalıktan kahkahalar yükseliyordu. Acı içindeydi ve utanmıştı. Dedesi bir bardak su verip saçlarını okşayıncaya kadar devam etmişti öksürük.
Önünde duran otobüsün gürültüsüyle irkildi.
İnsan kalabalığıyla dolu otobusun içinde arkaya doğru ilerlemeye çalışıyordu, bir elinde çanta bir eliyle bir yerlere tutunmaya çalışıyordu. Hava sıcaktı sonbahara girerken güneş bütün ışıklarını boşaltmaya çalışıyordu sanki, nemli bir hava vardı. Boğucu ve terleten aynı zamanda nefes almayı zorlaştıran sıkıcı bir havaydı. İnsan yığınıyla kaynayan otobüsün içi sıcağı dayanılmaz hale getiriyordu. Homurdayan ağır bir hayvan gibi ilerleyen otobüs, dura kalka yol almaya çalışıyordu. Oldum olası bu şehrin trafiğinden otobüslerinden nefret ediyordu. Birbirine çarpan insanlar, gergin mutsuz suratlar, ve gereğinden fazla insan bedeni. Otobüsün sarsılmalarıyla beynindeki mayınlarI bir bir patlatıyordu. Tam tepesinde dikildiği adam durakta inince oturacak yer bulması biraz rahatlatmıştı. Oturup camdan dışarıyı izlemeye koyuldu. Dün gece yağmur yağmıştı. Caddeler, köprüler, camiler çimenlikler parlıyordu. Kalabalık bir caddeden geçerken birden irkildi, kaldırımda yürüyen kadına baktı yüzünü tam olarak göremiyordu. Saçları, yürüyüşü, bedeni ne kadarda benziyordu ona.. Yitirmek istemiyordu o resmi. Kalabalıkların arasında herhangi bir insan olana dek izledi. onu gördü, ya da öyle zannetti. Tam 2 yıl olmuştu görmeyeli. Bu kadın ne kadar da çok benziyordu ona ? Ne kadar da özlemişti onu, ellerini, sesini, gözlerini…montunun cebinden çıkardığı tütün tabakasını açtı, kapağında duran resme baktı, böyle bir gülümseyişi bir daha ne zaman görecekti. Burnunda gözlerini yaşartan bir sızlama hissederek kapattı. Sonra denizin maviliğinde dondu bakışları. Kulaklarında derinden inleyen çok eski bir nakarat..
- Denizi severmisin oğul?
- Severim!
- Deniz ne kadar büyük biliyormusun
- Biliyorum.
- Suyu tuzluymuş diyorlar sen hiç girdin mi denize?
- Girdim Dede!
Dede gülümseyerek:
- Bir dahaki gelişinde denizin suyuyla yıkanmış tütün getir bana oğul .Ölmeden önce bakayım şu denizin tadına.
Sonra birlikte gülmüşlerdi.
- Olur dede getiririm. Demişti O da..
- …..
- Biliyormusun oğul; aslında beni o denize gömsünler isterdim. Ama buraları da bırakıp gitmek olmaz ki…
Dudağındaki acıyla burkulmuş gülümsemeyi fark ettiğinde içindeki göl bulanmıştı yine. Diplere bastırıp derinlerdeki fayları onarmaya çalıştığı çamur yine karışmıştı gölün en yüzeydeki sularına. Çatlaklarda derin sancılar kalıyordu geriye. Kabuğu kalktığında kanayan yaralar misali… Tabakayı sımsıkı kavrayan elindeki acıyla doğruldu. Eski yerine koydu. Aylardır sakladığı yere.
Parmaklarında hafif bir tireme hissediyordu. Eve döndüğünde dolaptan bir şeyler çıkarıp atıştırdı. Gelmeden önce yemek yemişti oysa. Ama doymuyordu bir türlü, içindeki boşluğu doduramıyordu. 17 günde iki kilo almıştı. Yemediği zamanlarda sakız çiğneyip su içiyordu. Hiçbir şey doyuramıyordu karnının boşluğunda oturan yabani hayvanı. Soğuk bir bira alarak içmeye başladı, tat almıyordu hiçbir şeyden, öylesine içiyordu işte. Dinlediği müzik ve alkolün etkisiyle geceleri daldığı gölün sularına dalıp çatlaklarına dokunuyordu titreyen sesiyle.
Yokluğun cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum kapama gözlerini…
bunu her söylediğinde, gözlerinden fışkıracak sele engel olamayacağını defalarca öğrendiği halde, burnundan taşıp boğazına düğümlenen damlaları yutkunarak sımsıkı kapatıyordu gözlerini, 2 yıl önce sevdiği kadını yitirdiği gecenin ayışığını hatırlıyordu. Bir daha hiçbir zaman unutamayacağı gecenin gözlerini kamaştıran mehtabını.
3 yıl önce aryayı bir hastane bahçesinde kızarmış ela gözleri, yanaklarında yaşlar, yıkılmış bir vaziyette kendisinden sigara istediğinde görmüştü. Arya 6 yaşındayken, babası onları bırakıp gitmişti. Her gece içen babasının eve dönüşünü beklemekten yorulurdu göz kapakları. Bazen dayanamaz uyuyakalırdı, ama çoğunlukla direnirdi. Babasını kucaklamadan, öpmeden uyumazdı. Bazen babasının yanında uyurdu. Biraz daha büyüdüğünde babasına sarılırken hissettiği kokunun, duman kokusu olduğunu öğrendiğinde çocukluğunda sevgiyle andığı bu kokudan tiksinmeye başlamıştı. Sigara içenlerden hep uzak durmuştu. Ama bugün hayatında ilk defa sigara içiyordu, nasıl içileceğini bile bilmeden. Hastane bahçesindeki parkta yan yana oturmuşlar, Arya anlatmış Şeyhmus dinlemişti. Babasını yıllarca nasıl beklediğini, onu ne kadar çok sevdiğini, dönmediği her gece nasıl nefret ve kin biriktirdiğini ve umutsuz bir şekilde hayatından nasıl koparıp attığını anlatmıştı. Aryanın yaşlı gözlerine bulaşan dumanın buğusu, ve titreyen parmakları , babasının ölümünü anlatırken artıyordu. Annesi hastanede babasının ölmek üzere olduğunu duyunca Arya’ya haber vermiş. Arya gelmek istememiş, Annesi ağlayarak babasının öleceğini ve son kez görmek istediğini söyleyince durumun ciddiyetini kavrayarak gelmiş. Arya babasını bu kadar kötü göreceğini düşünmemişti. Saçları tamamen dökülmüş, yanakları ve gözleri çökmüş, yüzünde et kalmamış gibiydi. Boğazına bir delik açılmıştı, nefes almakta zorlanıyordu. ve konuşmaya çalışırken sadece hırıltılar duyuluyordu. Birkaç denemeden sonra vazgeçmişti konuşmaya çalışmaktan, sadece Arya’nın gözlerine bakıp yaşlar döküyordu. Gördüğü manzara sonrasında Arya da tutamamıştı kendini..Ne yapacağını bilememişti. Bir şeyler söylemesini istemişti. Bir kelime, bir cümle, ya da bir hece. Yıllar önce aşık olduğu bir kadın yüzünden kendilerini terkeden babasından geriye ; karşısında seni çok seviyorum demeye çalışan ve günah çıkaran, ölümün eşiğinde bir yaratık görüyordu..Bütün gücünü toplayıp babasının kendisine doğru uzatmaya çalıştığı ellerine dokunmak için davrandığında, babasının yana düşen kollarını görmüştü. Arya o gün Devran’a e tüm hikayesini anlatmıştı. Ne diyeceğini bilememişti Devran , arkadaşını ziyarete geldiği bir hastane bahçesinde ilk defa gördüğü bir kadın ona hayatını anlatıyor, ona ağlıyordu. Şaşkınlık ve üzüntü içindeydi..ağlamak istiyordu ama olmuyordu. Büfeden bir paket sigara daha almıştı. Arya sigara sönmeden diğerini yakıyordu. O gün Arya’ ya hiçbir şey söyleyemeyen Devran , ayrıldığında bu kadınla birlikte ağlamak istediğini anlamıştı. Böyle tanışmışlardı Arya’yla. Aradan bir yıl geçtikten sonra sigara içmeyeceğine söz vererek evlenmişti onunla.
Evliliklerinin 3. ayıydı. Arya çamaşırları yıkarken, Devran’ ın gömleğinin cebinde gördüğü tütün tozlarıyla karşılaştığında gitmek için kararını vermişti. O günün gecesinde, serin bir yaz gecesinin aydınlık mehtabında söylemişti Devran’a. Ve yavaş bir şekilde kapıyı çekip gitmişti. Devran bırakmaya çalıştığını, ama başaramadığını, onu sevdiği için, evlenmek için yalan söylediğini, 3 aydır gizlice içtiğini anlatmak istemişti. Ama tıpkı tanıştığı o ilk gün gibi tek bir kelime dökememişti dilinden. Sağ elindeki parmakları titriyordu, karıncaların koluna yuvalar kurduğu ilk gündü. Arya’ yı kaybettiğini anladığında birbirine kenetlenen dişlerinin, yapışan dudaklarının arasından ölmek istediğini, dedesinin yanına gitmek istediğini haykırmıştı o gece.
Dedesinin yanına gidememişti. Dedesinin öldüğünü duyduğunda Arya’yla tanışali bir hafta olmuştu. Yasına gidememişti. Gitmeyi çok istemişti. Ama Arya’yı bu durumda yalnız bırakmak istemiyordu. Dedesi olmadan yaşayamayacağını düşünüyordu bir zamanlar. Şimdide Arya olmazsa öleceğini hissediyordu. Denizin tuzuyla yıkayıp dedesinin tabakasına koyduğu tütüne bakıyordu. Hep ertelemişti gidişini, ve şimdi elinde kalakalmıştı tütün tabakası. Sonrada gidemeyişinin suçluluğunu ve burukluğunun acı tadını her gün hayatına damıtarak yaşamış, gitmekten vazgeçmiş ve Arya’yla kalmaya karar vermişti.
Her geçen gün biraz daha geçmişe doğru sürükleniyordu. Bu düşünceler içinde uykuya dalmıştı.
Uyandığında güneş doğmak üzereydi. Garip bir huzursuzluk, tatlı bir korku vardı içinde, konuşmak istiyordu birileriyle.
Masanın başındaki Sandalyeye oturup Yazmaya başladı.
‘Nefret ediyordum senden, kokundan dumanından ve seni içenlerin nefeslerinden. Sıcak bir evin çaylarla demlenen dost muhabettinde tanıştım tadınla. Soğuk bir kış günüydü. Gözlerime kaçan duman, göğsümü çatlatan öksürük ve başımı döndüren o ilk nefesin. sonra her gece başucumdaydın..
Biliyorum artık sen benim tutkumsun ben senin müptelan.
Dostların parmaklarından sunulan bir armağandın. Sohbetin en tatlı cümlesini derinleştiren bir anahtar… yüreğimizin dokunulmamış kapılarını açardın en uzun gecelerde, sevgilinin suskunluğunda dumanın anlatırdı bütün hüzünlerimi, çayımın can yoldaşı, kibritimin yangınıydın. Göğsümün sol cebinde kalbimi koruyan bir zırh gibiydin, sen ordayken tamamdı her şey, hissediyordum, kalbim atıyordu, yaşıyordum yani…
Hiçbir şeyi taşımadım orada yıllarca, seni taşıdığım kadar.
Hiç bir sevgilimin resmini…
Uyandığımda daha ilk ışıkları dolduramadan gözbebeklerime o güzel güneşi göremeden, ellerimi uzattığımda oradaydın , her zaman olduğun yerde, parmaklarımın arasındaydın, kibritimi ayartmaya and içmiş sevişmeye hazır bir fahişe gibi bekliyordun tetikte, seni
parmaklarımda dolaştırıp , koklayıp tutuşturduktan sonra, ateşini ciğerlerime derin derin çektiğim anı seviyordum. Ellerimde ve dudaklarımda hissettiğim sıcaklık yavaş yavaş yayılıyordu bedenime , boğazımdan ciğerlerime, göğsümde yangınlar, gözlerimde yangından arta kalan yaşlar…
Damarlarımda dolaşıp beynimin kıvrımlarına ulaştığında, anlardım ki; Sen benim tutkumsun , ben senin müptelan. Sen zafer bayrağını bedenimin kalelerine diktiğinde, benim teslim olmak için tek beyaz dişim kalmamıştı sana bayrak yapacak .
Öyle bir tutkuydun ki sen; hayallerimin arasında kanat çırptığım yıllarda, ölümün kol gezdiği olağanüstü sokaklarda, gecenin en ölüm kokan anlarında, bir tek senin için çıktım yollara, ekmek için değil, su için değil…uzun yolcukların molalarında , güzel yemeklerin sonrasında, ders aralarında, denizin kucağındaki vapurda, rüzgarda, baharda, mapusta ..,yalnızlığımın ruhumu sardığı uzun kış gecelerinin ayazında , sadece rüyalarımızda yaşatabildiğimiz dostlarımızn yaslarında..cümleye son veren nokta gibiydin, benimleydin. Sen sönmeden düğün susmaz, yas dağılmaz, şiir coşmaz, gece bitmez, sevgili gitmezdi. Yaşanan her neyse yaşanmamış gibiydi, bir cümlenin noktasız kalması gibi bir şeydi yokluğun, sen tüm yaşanmışlıkların mahlasıydın.
Kız saçı demişlerdi zeybekler bir kere sana ve her damarda durmazdın.
Sezen in sesinden dinlerken, yarimin saçlarına sarardım seni…
Defalarca terk ettim, hiç bir zaman gel demedin. Gururumu, sözlerimi ve bahislerimi ayaklar altına alarak koştum ateşine, sıcaklığını yeniden hissetmek için ciğerlerimde. Belki deölümün en güzel nefesine. Kızdım, küfrettim, tükürdüm kendime, ama yine de özledim seni her gördüğümde. Duyduğum kadarıyla sen beni öldürmek istiyormuşsun, seninle hissetiğim kalbimi krizlere sokmak ,bedenime kanserler vurmak istiyormuşsun. Dişlerimi dökmek , gözlerimin ferini söndürmek istiyormuşsun…öyle diyorlar senin için, zararlıymışsın. Seni terk ediyorum, şimdilik hoşçakal şeytan ateşim.
Bekle beni! Belki dönerim bir gün!
Devran ölüm ateşine bir daha geri dönmedi.
Kalemi masaya koyduktan 2 ay sonra uzun bir yolculuğa çıktı , köyüne vardığında kar her yanı sarmıştı. Beyaz bir sessizlik vardı havada. Köyün mezarlığında dedesine doğru ilerlerken hiç görmediği anne-babasının yan yana uzanmış mezarlarını gördü. Dedesi anlatırdı Devran ’a, anlatırken hep sigara içerdi. Dumanlar ve arasından akan sözcüklerle anne babasının resmini çizerdi Devran, bazen gülerek, bazen de ağlayarak anlatan dedesine eşlik ederdi. Çocukluğundan beri severdi dumanı, hayallerinde yaşadığı annesinin gülüşünü, babasının sarılışını hatırlardı, birde dedesinin tütün kolonyasına dönüşen gözyaşlarını…
Kar yağıyordu. Dedesinin verdiği tabakayı açıp, denizin suyuyla yıkanmış tütünlerle sardığı sigaraların arasından, hayatı boyunca içeceği son sigarayı seçti. Rüzgar ve kar kibriti yakmasına izin vermiyordu. Bir kaç denemeden sonra yakmayı başardığı sigarayı içerken, dedesinin mezarı üzerinden karları temizleyip altından bir parça toprak aldı. Tabakadaki tütünü toprağın yerine doldurup bastırdı. Aldığı toprağı tabakaya doldurup, ayak izlerini karlarda bırakarak uzaklaştı.
Aradan yıllar geçtiğinde, Devran bir bebeğin cesedini toprağa bırakır gibi denizin sularına gömdüğü tabakayı bıraktığı yerde, dedesini anarken, bir gün Arya’nın tesadüfen sigara içmek için kendisinden ateş isteyeceği anı hayal ederek gülümsüyordu.
Yazarla e-mailleşmek ve iletişim için buraya tıklayınız.
Aydın Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı












