PsikiyatriOnline

ahmetozbek
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün109
mod_vvisit_counterDün253
mod_vvisit_counterBu Hafta1347
mod_vvisit_counterBu Ay1347
Santa
Bilinç, Benlik ve Ölüm Farkındalığı:Bilincin Biyolojik Düzeyi ve Ötesi
Prof.Dr. Hayrettin Kara tarafından yazıldı    Makale No:74
Çarşamba, 07 Ocak 2009 16:44  PsikiyatriOnline
smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

Bir an durup içimize bakalım. Ama özenle, dış dünyanın dikkatimizi çelmesine izin vermeden yoğunlaşarak bakalım (Bu hiç de göründüğü kadar kolay değildir). Ne görüyoruz? Yüzeye yakın yerlerde bir yığın beklenti, umut, kaygı, korku,arzu...Derine, daha derine bakalım.Ne görüyoruz?Belki hiçbir şey belki tarifsiz bir boşluk.

Elbette beklenmedik ve sıradışı görülerden bahsedenlerimiz de olacaktır. Ama hemen hemen hepimiz içimize baktığımızda daha yüzeyde kişisel kaygı, beklenti, endişe, arzu ve benzeri his/düşünce karmaşalarıyla karşılarız. Bu his ve düşüncelerin bir kısmı  neredeyse elle tutulacak kadar şekil kazanmış açık ve seçiktirler. Bazıları ise şu veya bu nedenle henüz bilincin ışığına çıkmamış bir biçim kazanıp tam olarak tanımlanabilir hale gelmemişlerdir. Genel bir tasnife tabi tuttuğumuzda bu his ve düşüncelerin iki kutuplu olduğunu görürüz. Bir tarafta arzular, umutlar, beklentiler diğer tarafta ise korkular, kaygılar, endişeler. Bu iki kutuplu his ve düşüncelerin tek ve yegane kaynağı ise ‘varolma' dır. Hem umutlarımız ve beklentilerimiz hem de kaygılarımız ve korkularımız kişisel varlığımızı koruma ve sürdürme arzusundan kaynaklanır.

Her sistem ister biyolojik, ister sosyal, ister psişik isterse ekolojik olsun  kendi varlığını sürdürmek üzere organize olmuştur. Sistemlerin bütün dinamikleri kendi varlıklarını koruma ve sürdürme amaçlılığı taşırlar. Bu amaçlılık biyolojik düzeyde kolayca ve çarpıcı biçimde görülebilir. Bu açıdan bizim biyolojik yapımızla diğer biyolojik organizmalar arasında önemli bir fark yoktur. Ne pahasına olursa olsun varlığını sürdürme amacıyla kodlanmış biyolojik yapımız oldukça karmaşık mekanizmalara ama bir o kadar da basit kurallara sahiptir. Mesela kan şekerini dengeleyen mekanizmalar karmaşık olabilir ama kan şekerimiz belli bir seviyenin altına düştüğünde sistem basitçe otomatik olarak beslenmesi gerektiği konusunda uyarılır. Bu uyarı biyolojik bir zorunluluk ve ihtiyaçtan kaynaklanır. Biz ise bu uyarıyı bir istek olarak algılarız. Bu algılamanın gerçekleştiği düzeyde yeni bir kavrama ama biyolojiyi aşan bir kavrama ihtiyacımız var. Bu kavram ‘bilinç' dir. Bilincin ne olduğunu, doğasını burada tartışmayacağım. Burada söyleyeceğim yalnızca bilincin bize ‘varlığı koruma ve sürdürmeye yönelik' bir farkındalık sağladığıdır. Biyolojik zorunlulukların farkındalığı anlamında hayvanların da bir bilinci olduğunu söyleyebiliriz. Ya da şöyle ifade edebiliriz; en gelişmiş hayvanlarda bile bilinç biyolojik zorunlukların farkındalığıyla sınırlıdır. Oysa insan bilincinden kaynaklanan farkındalığın sınırlarını çizmek mümkün değildir. Kaygı ve beklentilerimizin kişisel varlığımızı koruma ve sürdürme arzusundan köken aldığını söylemiştik. Tam bu noktada insan bilincine has bir özellik devreye girer. Geçicilik ve sonluluk farkındalığı. Üzerine ne kadar titrenilirse titrenilsin bu kişisel varlığın sonlu olduğunun farkındalığı. Bir tarafta ne pahasına olursa olsun sürdürülmek istenen kişisel varlık, diğer tarafta derinden derine bütün çabaların nafile olduğunun farkındalığı. İşte insana has bilinç ve insana has kader.

 

Ben, kimin neyin beniyim.

 İnsan bilincinin ayrıcalığının ‘sonluluk farkındalığı' olduğunu belirledikten sonra ‘benlik duyumu'nun tahliline geçelim. Kendimizi bedeniyle, psişik yapısıyla, içselleştirdiği ilişki kalıpları ve özellikleriyle hem ötekilerden hem de evrenden ayrışmış  bir ‘kişi' olarak hissederiz. Benlik duyumunun kökeni de bu ayrışmışlıktır. ‘Ben' dediğimiz zaman bir farklılaşmaya bir ayrılığa vurgu yaparız. Bu ‘benliğin' ne olduğu , nasıl oluştuğuna değin çok farklı görüşler var. Özellikle son zamanlarda psikoloji bilimi bazı psikopatolojilerin temelinde bu benliğin gelişimindeki sorunların yattığına inanmakta. Diğer taraftan bazı zihin felsefecileri ise benliğin bir illüzyon, bir yanılsama, bir kurgu olduğunu ileri sürmekte. Bu düşünürlerin bir çoğu özünde materyalist ve indirgemeci. Gerçekliği yalnızca beynin nörokimyasal yapısına indirgemekteler. Tuhaf olan onların benliğin bir yanılsama olduğu görüşünün din kökenli geleneksel kültürde binlerce yıldır dile getirilen bir düşünceyi çağrıştırması. Kendi kültürümüzde de bunun çok çarpıcı örneklerini bulmak mümkün. Mesela divan şiirinin son büyük yıldızı ve aynı zamanda bir mutasavvıf olan Şeyh Galip'in şu beytine bakalım

‘Tedbirini terk eyle takdir hüdanındır

Sen yoksun o benlikler hep vehmi gümanındır'

Tuhaf olan indirgemeci materyalist çağdaş felsefecilerin de Şeyh Galip gibi benliğin bir ‘vehmi güman' olduğunu düşünmeleri. Geçtiğimiz günlerde ‘şeyhül etübba' Macit Özer bana daha önce hiç haberdar olmadığım ilginç bir eser hediye etmişti. Enis Behiç Koryürek'in ‘Varidat-ı Süleyman' adlı bu eserinin ilk sayfalarında şöyle bir beyte rastladım

‘Senlik de yoktur, benlik de bizde;

Zerrat-ı abız bir tek denizde'

Bu örnekleri çoğaltmak çok kolay. Kişisel benliğin bir yanılsama olduğu elbette yalnızca bizim kültürümüze has bir düşünce değil. Mesela uzakdoğu geleneklerinde de benlik insanın mutlaka bir farkındalık geliştirmesi gereken yanılsamalı bir tuzak.

Şimdi yazının başındaki görüşlerle yanılsamalı benlik duyumunu irtibatlandırmaya çalışalım. Bir tarafta varlığını ne pahasına olursa olsun korumaya ve sürdürmeye çalışan biyolojik bir yapı, bir tarafta ötekilerden ve evrendan ayrışmışlıktan kaynaklanan bir kişisel benlik duyumu ve bir tarafta da hem biyolojik yapının hem de benliğin sonlu ve geçici olduğu bilinci. Burada kişisel benlik duyumunun bir yanılsama olduğunu farkettirecek şey sonluluk bilincidir. Bu sonluluk bilinci bastırılırsa, açığa çıkmasına izin verilmezse aslında bir vehmü güman olan kişisel benlik sahte bir ebedilik duyumu içinde yüceltilir ve şişirilir. Dışardan görkemli ama içi boş. Batının son birkaç yüzyıllık serüvenin bir bakış açısıyla insana has bu sonluluk bilincinin bastırılması ekseninde okunabileceğini düşünüyorum. Bu şişirilmiş içi boş kişisel benlik duyumunun kültürel ve kişisel psikolojik karşılıklarına kısaca göz atalım. Zanna dayalı içi boş benliğin çok çarpıcı kültürel bir karşılığı var; modern batı kültürü.

Bu anlamda Christopher Lasch ben merkezli batı kültürünü çok yerinde bir şekilde ‘narsizm kültürü' olarak nitelendirmektedir. Narsizm boş benliğin böbürlenmesi bir anlamda kendine sevdalanması,  tapınmasıdır. Aslında biraz daha derinden bakıldığında bu narsistik sevdanın kökeninde kendine olan sevgi değil,kendine olan nefret yatar. İlk elde modern batı kültürünü bu tarzda tanımlamak haksızlık gibi gelebilir. Aslında bu tanımlamalar aklı başında batılıların kendi kültürlerini içerden eleştirmelerinin bir ürünü. Narsizmin dışavurumlarını hatırlayacak olursak (ben merkezcilik, ötekileri nesneleştirme ve güdüleme, gurur, gösterişlilik, başarıya bel bağlama....)modern kültürün bir narsizm kültürü olduğunu söylemenin abartı olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Narsizm, merkezinde şişirilmiş boş bir benliğin bulunduğu hastalıklı bir yapıdır. Bizim temel tezimiz boş benlikten kurtulmanın yegane yolunun  insan bilincine has sonluluk farkındalığının etkinleştirilmesi olduğudur.  

 

Ölüm üzerine iki metin; Rabıta-ı mevt ya da ölüm farkındalığını arttırmak

Bu şişirilmiş içi boş benlikler bir  karşılıklılık içinde bir taraftan narsizm kültürünü üretir diğer taraftan da bu kültür tarafından üretilir. Şişirilmiş boş benlikler dışsal olarak narsistik bir böbürlenme içinde olsalar da kendi iç dünyalarında son derece anksiyözdürler. Psikolojik bir terim olarak anksiyetenin türkçe karşılığı bunaltı, kaygı, endişe. Sonlu biyolojik bir varlığa ve kurgusal bir benliğe tutunarak yaşama çabasının anksiyete üretmesi son derece doğal. Yirminci yüzyıl yer yer depresyon çağı olarak anılıyordu. Sanırım bu yüzyıl büyük ölçüde anksiyete çağı olarak anılacak. Modern toplumlarda anksiyeteden köken alan psikiyatrik sorunlar (panik ataklar, travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu, fobiler gibi) hızla yaygınlaşmakta. Farklı biçimlerde tezahür etse de anksiyete ile ilgili sorunların bir çoğunun temelinde ölüm korkusu vardır. Bu bağlantının farkına varan varoluşçu psikiyatrist ve psikologlar anksiyete ile ilgili sorunların teröpatik tedavisinde ilginç bir yöntem kullanıyorlar. Yöntemin adı ‘ölüm farkındalığını arttırma'. Bu terapistler, sorunları zaten ölüm korkusu olan hastalarına zihinsel egzersizler şeklinde kendi ölümlerini düşünmelerini öğütlüyorlar. Amaçları ölüm farkındalığını arttırarak ölüm korkusu ve bu korkuya bağlı gelişen diğer anksiyete sorunlarıyla başetmek. Oldukça doğru ve yararlı(eğer uygulanabilirse) bir yöntem. Zira korku ile başetmenin ilk ve temel kuralı korkulan şeyle yüzleşmektir. Burada psikiyatrik sorunlar ve tedavi yöntemlerini tartışma gibi bir niyetim yok. Amacım giderek yaygınlaşan anksiyete sorunlarının, insan bilincine has olan sonluluk farkındalığının bastırılması ve narsistik bir zeminde vehme dayalı kişisel benliğin şişrilmesiyle bağıntısını vurgulamak. Varoluşçu terapistlerin ölüm farkındalığı egzersizleriyle yapmaya çalıştıkları da insana has sonluluk farkındalığının etkinleştirilmesinden başka bir şey değil. Geleneksel kültüre aşina olanlarımız bu sözü edilen varoluşçu terapi tekniğinin tasavvuftaki saliğin hergün yapması gereken kalbi/zihinsel ödevlerden biri olan  ‘rabıta-ı mevt' ya da ‘zikri mevt' ile benzerliğini görecekler. Daha önce başka bir yerde ‘Ölüm üzerine iki metin; Rabıta-ı mevt ya da ölüm farkındalığını arttırmak' başlıklı bir yazı yazmıştım. Daha doğrusu ölüm üzerine iki ayrı metni yorumsuz alıntılamıştım. Alıntılardan ilki rabıta-ı mevtle ilgili bir mutasavvıfın klasik bir anlatımı diğeri de çağdaş bir psikoterapistin ölüm farkındalığıyla ilgili yazısının bir bölümüydü. Şimdi bu metinleri, sonluluk farkındalığı ve vehme dayalı benlik ekseninde  kısaca da olsa yorumlamak üzere takrar alıntılıyorum.Son dönem mutasavvıflarından M.Zahid Kotku'nın ‘Tasavvufi Ahlak' kitabından alıntılayacağım ilk metin şöyle;

 ‘Medine halkından bir zat, bir cemaaat içerisinde, Resul-ü Ekrem (s.a.s.) Efendimize insanların en zekisi, akıllısı, yani idraki, fehmi, anlayışı, dirayeti yüksek olan kimdir ? diye sormuş da cevaben: ‘Ölümü çok zikreden ve ona şiddet ve önemle hazırlanan kimsedir' buyurmuşlar ki, işte bunlar asıl akıl ve zeka sahibi, anlayışı, idraki mükemmel olan bahtiyarlardır. Onlar dünya şerefine ve ahiret kerametlerine nail olmuşlardır. İnsanların dışarıdan gelmesini gözledikleri en güzel ve en hayırlı misafirleri ölümdür.

Tabiatiyle artık bu mühim gün için hazırlanmak lazımdır. Bu da hiç şüphesiz ki, onu ve ondan sonraki olacak hadiseleri göz önünde bulundurmak ve iyice düşünmekle olur. Bu hususta bizlere yardımcı olan büyüklerimizden Allah razı olsun ki; onlar bize ölümün nasıl düşünüleceğini güzelce öğretmişlerdir. Ben de sizlere hediye edeyim. Bakın şimdi anlatayım: Evvela abdest alınır, kıbleye karşı oturulur, 5-25 kere istiğfar ettikten sonra, gözlerinizi yumar, kendinizi yatakta yattığınız vaziyette gözünüzün önüne getirir, hayalinizde canlandırır, bu yatışınızın da son yatışınız olduğunu tasavvur ile, Hazreti Azrailin canınızı almak için ve sizinde korku ve dehşet içinde bulunduğunuz bir anda imdad-ı İlahinin erişip, (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulühü) dediğiniz zamanda Hazreti Azrailin canınızı aldığını düşüneceksiniz. Ahirette hepimizin yerleri hazırdır, bir anda orasını gösterip, ruhumuzu da getirip başımızın ucuna bırakır ki, senelerce beraber yaşadığı cesedin halini görsün artık. Geride kalanlar, ağlaya sızlana çaresiz olarak teçhiz ve tekfin denilen cenaze hazırlığı yapıyor, yıkayıcılara ve dostlara da haber veriyorlar. Konu komşu, akraba ve dostlar gelip soyuyorlar ya, işte bunu gözünün önünde canlandırarak, bak işte soydular, teneşir tahtasına yatırdılar, yıkayıcı yıkamaya başlar, temizlenir, abdest verilir, üç kere de hazırlanan su ve sabunla güzelce yıkandıktan sonra kefenlere sarılıp koku ve tütsü yapılır, tabuta konarak gelen komşular tezkiyesini yaparlar. Bir camiye götürüp namazını kıldıktan sonra, hazırlanan ahiret evine teslim edilip, telkini de yapıldıktan sonra herkes evine döner. Artık siz şimdi orada yalnız başınıza kaldığınızı anlarsınız, herşeyden mahrum o karanlık yerde yapayalnızsınız.'

                                                                        

Aşağıda alıntıladığım ikinci metin ise bir çok kitabı Türkçeye de çevrilen son dönemin önde gelen psikiyatristlerinden Irvin Yalom'un ‘Varoluşçu Psikotrapi' kitabından.

‘Bazı terapistler ve etkileşim grubu liderleri ölüm farkındalığını arttırmak için rehberlik altındaki fantezi tekniğini kullanırlar. İnsanlara ölümlerini hayal etmeleri söylenir - ‘Nerede olacak?' ‘Ne zaman?' ‘Nasıl?' ‘Ayrıntılı bir fantezinizi tarif edin.' ‘Cenaze töreninizi hayal edin' 

Bazı ölüm farkındalığı çalışma gruplarının, bireylerin kendi ölümleriyle yüzleşmelerini sağlamak için düzenlenen yapılanmış uygulamalara yer verdikleri bildirilmektedir. Örneğin W.M.Whelan sekiz kişilik grupla sekiz saatten oluşan tek seanslık bir çalışmayı anlatmaktadır. Çalışmanın genel planı şöyledir. 1) Üyeler ölüm anksiyetesi soru formunu doldururlar ve anksiyete uyandıran maddeleri tartışırlar. 2) Derin bir kas rahatlaması içinde bulunan bireyler bütün duyularının farkında olarak bütün ayrıntılarıyla kendi ölümlerini hayal ederler. 3) Üyelerden kendi değerleri için bir liste oluşturmaları istenir ve sonra hayat kurtaran nükleer bir barınağın yalnızca sınırlı sayıda kişiyi kurtarabileceği bir durumu hayal etmeleri istenir; her üye kendi değer hiyerarşisine göre bir iddiada bulunacak, neden kendisinin kurtarılması gerektiğini anlatacaktır. 4) Yine kas rahatlığı içindeki bireylerden bir hastalığın son döneminde bulunduklarını , konuşamadıklarını ve son olarak da kendi cenaze törenlerini hayal etmeleri istenir'

                                                          

Hem mutasavvıflar hem de varoluşçu psikoterapistler muhataplarına görünüşte çok benzer bir ödevi telkin ediyorlar. Ödev kendi ölümünü düşünmek, tahayyül etmek, tasavvur etmek, imajine etmek. Ama her iki grubun amaçladıkları tümüyle farklı. Öncelikle muhataplar tümüyle farklı. Birisi ‘olmak' istiyor  diğeri ‘kurtulmak'. Ya da şöyle diyebiliriz birisi ‘benliğinden kurtulmak' için hayatını ‘meşakkatli bir yol' a adıyor diğeri ‘anksiyetesinden kurtulmak'için doktora başvuruyor. Birinci grup insana has sonluluk bilincini etkinleştirerek kişisel benliğin bir illüzyon olduğunu ve bu benliğin dünyasının ‘geçici' ve ‘oyundan ibaret' olduğunu yaşantıya dönüştürmek istiyor. İkinci grup ise kişisel benliğinden vazgeçmeden yalnızca oynadığı oyunun keyfini kaçırdığı için anksiyeteden kurtulmak istiyor. Üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken ve çok söz söylenebilecek bu konuyu tartışmayı burada bırakıyorum.

Son olarak bir noktaya açıklık getirmek gerekiyor. Mutasavvıflar kişisel benliğin hakikati olmayan bir sanı olduğunu söylerlerken ‘benlik' diye bir şeyin olmadığını kastetmiyorlar. Mesela ‘Sen yoksun o benlikler hep vehmü gümanındır' diyen Şeyh Galip bir başka yerde de ‘Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen' diyor. Şeyh Galp'in ‘sen' dediği Yunus Emre'nin ‘benden içeri ben' dediği olsa gerek. Ama bu da bir başka yazının mevzusu.

Yorum (1)Add Comment
Yardımızı bekliyorum...
Yazan: yunus , Ocak 07, 2009
Merhaba.Makale gerçekten bana hitap eden realist bi yazıydı.ben 17 yaşında bir erkeğim.Aynı farkındalık 2 haftadır bende bulunmakta.Acaba nereye kürek çektiğimizi merak etmekteyim.Varlığımızı sürdürmeye devam ediyoruz fakat herkes kaçınılmaz sona sahip.Bu konuda yerin altındaki karıncadan hatta ki vücudumuzdaki bakteriden farkımız yok.Bu çekişme nesilleri devam ettirme çabası acaba sadece boş bir umut mu?Bu düşünce olmadık anlarda beni çekiştirip durmaya başladı şu günlerde.Acaba nasıl rahatlayabilirim.Yardımcı olabilir misiniz?
kötüye kullanım raporlaması
beğenmedim
beğendim
Puanlama: +1

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
daha küçük | daha büyük

busy
Son Güncelleme: Çarşamba, 07 Ocak 2009 17:32
 
Yazarın diğer makaleleri: Prof.Dr. Hayrettin Kara

Kimler Online

 5 misafir online

GİRİŞ / KAYIT

Yeni aktivasyon emaili

PsikiyatriOnline

ahmetozbek