PsikiyatriOnline

ahmetozbek
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün110
mod_vvisit_counterDün253
mod_vvisit_counterBu Hafta110
mod_vvisit_counterBu Ay110
Santa
Travmamız Din ve Biz
Prof.Dr. Ali Köse tarafından yazıldı    Makale No:76
Perşembe, 08 Ocak 2009 03:23  PsikiyatriOnline
smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

Din üzerine yapılan psikolojik araştırmaların hemen hepsi travmatik tecrübe yaşayan insanların dine yöneldiklerini söyler. Ciddi bir hastalığa yakalanmak, uzun süre hastanede yatmak, hapishaneye girmek bu travmatik tecrübelerdendir. Aslında yöneldiğimiz şey din değil, kendimizizdir. Din bir sonuçtur.

 

Çünkü kendimizi sorgularız böyle durumlarda. Kendimizi dinleriz. Hayatımızı, artılarımızı, eksilerimizi, kısacası insanlığımızı yoklarız sessiz bir dehlizden geçerek. Ve o dehlizin sonu dine varıp dayanır. Çünkü "kader nedir?" diye başlarız sorgulamamıza. "Ben niye varım, nereden geldim, nereye gidiyorum?" soruları yoklar durur zihnimizi.  En tatmin edici cevaplar da dinden gelir. İnsan için, yaşanacak bir kaderinin olduğuna inanmaktan daha rahatlatıcı bir duygu olamaz. İsyanlarımızı dindirecek, hayatın cilvelerini kabullendirecek dinden daha iyi bir psikologumuz yoktur. "Neden ben, bu neden benim başıma geldi?" sorusuna anlamlı bir cevap ararız hep. Oraya gideriz, buraya gideriz, ama son durağımız hep dindir. Hepimizin yegane Güzin Ablasıdır din aslında.

 

1975 yılında Wimbledon tenis turnuvasını kazanan Amerikalı zenci tenisçi Arthur Ashe'in hikayesi bu konuda en güzel örneklerdendir. Kan nakli sırasında kaptığı AIDS yüzünden hastaneye düşer kahramanımız. Tabii haber kısa zamanda tüm dünyaya yayılır. Hayranları kalem kağıda sarılıp mektup yazarlar kendisine. "Neden sen?" diye başlar bir hayranı mektubuna. "Dünyada 5 milyar insan var, neden seni buldu bu hastalık. Tanrı onca insan arasından neden seni seçti ki?" diye devam eder. Bu isyankâr hayran hiç beklemediği bir cevap alır ölüm döşeğindeki tenisçiden: "Dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenisi öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara katılır, 5 bini büyük turnuvalarda yarışır, 50'si Wimbledon'a kadar yükselir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır ve 1'i kazanır. Ben Wimbledon'ı kazandığımda, şampiyonluk kupasını kaldırdığımda ‘Neden ben?' diye sormadım Tanrı'ya. Şimdi hastane köşesinde sancı çekerken ‘Neden ben?' diye nasıl sorarım?"

 

İnsanoğlu için travmaların en büyüğü ölümdür. Ölüm söz konusu olunca da ilk akla gelen yine dindir. "Ölüme çare bulunmadıkça din yok olmaz" der Cenap Şehabeddin, Tiryaki Sözleri isimli eserinde. Kaderimizin son durağı olan, bunun için de hep barışık olmamız gereken bir olgudur ölüm. Bugün tüm dünya için hala bir esin kaynağı olan Mevlana Celaleddin bizi ölümle en doruk noktada barıştırır. "Şeb-i Arus" der kendi ölüm gününe. Yani "düğün gecesi"dir ölüm onun için. Yâr bildiği Allah'ına kavuşacaktır o gün. Sema ayininde semazenlerin giydiği tennure adı verilen uzun beyaz giysi kefeni, yelek mezarı, sikke adını alan külah ise mezar taşını temsil eder. Hangi felsefe, hangi düşünce, hangi anlayış insanı ölümle bu kadar anlamlı bir şekilde barıştırabilir ki? Hayat ancak ölümle barışık olan insanlar için anlam kazanır. Mutluluğu ancak o insanlar yakalayabilir. Hatırlarsınız geçen yıllarda bazı köşe yazarlarımız Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişindeki "Her nefs Ölümü Tadacaktır" yazısını silelim teklifinde bulunmuşlardı. Ölümü hatırlamaktan rahatsız olduklarını ifade etmişlerdi açıkça. Böyle bir talebin sonu nereye varır ki? Tabii ki, "hastaneleri, hapishaneleri de şehrin dışına atalım önerisine" kadar gider.

 

Oysa ölümü hatırlamak değil midir insanı insan yapan, onu kötülüklerden alıkoyan, yanlış davranışlarından pişmanlık duymaya sevk eden? Son nefese kadar kesin kazanılmış ya da kaybedilmiş hiçbir şey yoktur bu alemde. Atalarımız ne güzel de kazımışlar bu prensibi kültürümüze... "Son nefeste iman" diye dua etmişler hep Rablerine. "Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin!" demişler.

Hayat bir akıştır ve bu akışta birbiriyle aynı olan iki nokta yoktur. "Bir nehirde iki kere yıkanılmaz" der İlk Çağ filozoflarından Heraklitos. Evrende değişmeden kalan hiçbir şey yoktur. "Hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır" buyurur Peygamberimiz Hz. Muhammed. Rahman suresinin 29. ayetinde "Külle Yevmin Hüve fi Şe'n" buyurulur. Yani "Allah her an bir yaratış içindedir" denilir. Hayatımız da küçük bir alemdir. İnişli çıkışlı bir yoldayızdır bu alemde. Sevap da bizim için günah da. Melek de bizim için, şeytan da. Hayat da bizim için, ölüm de... Önemli olan yolun nasıl bittiğidir. Yoldan çıkmalarımızdan pişmanlık duyabilmektir yolun kalan kısmında.

 

1960'larda Amerika'yı titreten ve ırk ayırımcılığına karşı bayrak açan zenci Müslüman Malcolm X, 6 yıllık bir hapis hayatında tanışmıştı İslam'la. 21 yaşında hırsızlık ve uyuşturucu tacirliğinden düştüğü Norfolk hapishanesinin kütüphanesinde okumadık kitap bırakmamıştı. Hapisten sonra, bir zamanlar "dümen" öğrendiği Harlem sokaklarının mürşidi olmuştu. 1964 yılında hacca gitmiş ve oradan Amerika'daki zenci arkadaşlarına yazdığı mektup'ta şu sözlere yer vermişti:

 "...Amerika'nın İslâm'ı tanıması lazım. Çünkü İslâm, toplumdan ırk problemini kaldıran bir din. Son 11 günde burada, İslâm dünyasından gelen insanlarla aynı tastan yemek yedim, aynı bardaktan su içtim, aynı hasırda yattım. Gözleri mavilerin mavisi, saçları sarıların sarısı, derileri beyazların beyazı Müslüman kardeşlerimle aynı Allah'a dua ettim..."

Malcolm X'in "hayatımın unutamadığım anlarından birisi" dediği bir olay vardır ki, onun yaşadığı değişimin büyüklüğünü anlatır bizlere: Konferans vermek üzere bir üniversiteye davet edilir. Konferansa başlamadan kısa bir süre önce bulunduğu salondan şöyle bir dışarıyı seyredecek olur. Pencereye yaklaşır. Bir de ne görsün? Tam karşıda yıllar önce hırsızlık yapmak üzere girdiği apartman dairesi ona bakmaktadır. Başından kaynar sular dökülür. Ama kendisini hemen toparlar. Çünkü tüm dünyanın tanıdığı bir özgürlük savaşçısıdır o. Çünkü Amerika'da bir isyan başlatabilecek ya da bastırabilecek tek zencidir o.

Son söz yine Mevlana Celaladdin'in: Mevlana denilince hemen hatırımıza gelen iki kavram vardır: Umut ve aşk. "Gel, gel, ne olursan ol yine gel... Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir" der Hazreti Pir. Tabii yârinden, yani Allah'ından tek bir şey isteyerek, "Bana aşkını ver" diyerek.

Ne mutlu bu aşkı bulanlara... Travmayı aştıran en güzel şeydir O...

Yorum (1)Add Comment
...
Yazan: kadriye ışıklar , Ocak 12, 2009
travmayı aştıran, ölmeden ölmeyi tattıran yazınız adına gönlünüze sağlık hocam. Varolun !
kötüye kullanım raporlaması
beğenmedim
beğendim
Puanlama: +1

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
daha küçük | daha büyük

busy
Son Güncelleme: Pazar, 18 Ocak 2009 22:24
 
Yazarın diğer makaleleri: Prof.Dr. Ali Köse

Kimler Online

 7 misafir online

GİRİŞ / KAYIT

Yeni aktivasyon emaili

PsikiyatriOnline

ahmetozbek