PsikiyatriOnline

ahmetozbek
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün105
mod_vvisit_counterDün253
mod_vvisit_counterBu Hafta1343
mod_vvisit_counterBu Ay1343
Eczacibaşı_Zentiva
Yas Evi Sayıklamaları (Varolmanın Dayanılmaz Kaygısı:Ölüm)
azad günderci tarafından yazıldı    Makale No:96
Salı, 05 Mayıs 2009 19:14  PsikiyatriOnline
smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

altYapraklarını çoktan dökmüş ağaçların karla kaplı dallarında, uçmak için havalanan kuşların kanat seslerinden başka, hiçbir ses yoktu havada. Çocuk seslerinin yokluğuna terkedilmiş sokaklarda, sessizliğe gömülmüş beyazın kollarında,  akmadan duruyordu dünya. Pürüzsüz parlak bir yorgan gibi usul usul kaplıyordu her yanı kar. Topraktaki renklerin tamamı  beyaza dönüşünceye dek yayıldı.  

Beyazlar akıyordu  ıslak taneleriyle, çok uzaklardan geliyorlardı, savrulmuşlardı bir kere yeryüzüne, bunca yolu parçalanmadan alıp, bunca rüzgarı dağılmadan aşıp,  ulaşma vakti geldiğinde, tıpkı onlardan önceki kar taneleri gibi yavaş yavaş süzülüp diğerleriyle birleştiklerinde yok olup eriyorlardı işte. Arkalarından derin, sessiz ve ürküten bir beyazlık bırakarak. Tepelere dağlara düşenler erken bitiriyordu bu yolculuğu, vadileri mesken seçenler biraz daha geç ölüyordu. Yerdeki beyaz çarşafla birleştiklerinde  hiçbirinin farkı kalmıyordu ötekinden. Oysa uçuşurken hiç biri benzemezdi bir diğerine...

Dağların  doruğuna düşmüş, henüz yirmisinde kar tanesi misali bir genci uğurluyordu hayat.

Bulutlar mıydı bedeninden parçalar koparıp tüylerini  rüzgara  savuran?

Yoksa inciden gözyaşlarını döken melekler miydi?,

Yeryüzünü beyazlara bürümek  için ağlayan.

Kar kelebekleriydi uçuşan

Buz beyazı son-suz baharlara uğurlayan

Kar kelebekleri uçuşuyor....

Kar kelebekleri...

Kar....

Damları karlarla yüklenmiş  varoşların bacalarından fışkıran lastik kokulu  dumanın siyahlığıydı yas evinin beyazlığını bozan. Karnımdaki boşluğu   kemiren hecelerin pençesi...

Beynim bir yas evinin sayıklamalarında şimdi...

Bir mevsimi bile zor yaşarken asırlık kaplumbağalar

Haftalık bir ömre kaç yüz  bahar sığdırır kelebekler

Kar taneleri...kelimeler..kelebekler..

Kar kelebekleri uçuşuyor....

Kar kelebekleri  ve  yilanlar...

Kar....

Dalından koparılan yasak meyveyle birlikte, yılanı sürünmeye, kadını doğurmaya ve erkeği çalışmaya mahkum ederek cennetten yeryüzüne süren tanrı, yasakları çiğneyen,  bilgi ağacından kopardığı  meyveyle birlikte farkındalığa ulaşan insanı ölümlü bir hayatla cezalandırdı. İradesini kazanan insanoğlu, varolduğu günden beri ölümü tanır, ölümle ve ölümün yarattığı kaygıyla savaşır, diyordu tarihin derinliklerinden gelmiş ak sakallı bir bilge.

Ve yasak meyva koparıldı dalından

Yılanı kandıran şeytan, kadını aldatan yılan

Erkeğin şehvetine, kadının merakına yenildiği an

Çünkü tanrı biliyordu ki o meyveyi yediklerinde gözleri açılacak,

İyiyi ve kötüyü bilecek

Ve tanrı gibi olacak insan...

Sonsuz bir uğultunun içinde yüreğime saplanan soğuk bir bıçak keskinliğinde sessiz çığlıklarımla  apansız  girerken içeriye , Sobanın etrafına toplanmış sicak çaylarini yudumlayip oturuyorlar öylece... usta ve bilgece... tıpkı kar tanesi sessizliğinde...titreyen parmaklarımın arasında dağılıyor duman, ellerimi yakan çayın sıcaklığını hissediyor Yalom, parmaklarıyla sakallarını sıvazlarken gözlerimin içine bakıp ‘yas gidenin ardından kalanların ölümleriyle yüzleşmesidir ‘diyor. Birbirine yapışan dudaklarımı aralamamı engelleyen boğazımdaki yumruyla savaşırken, Heideger başlıyor konuşmaya  'ölüm bizi yok etsede, düşüncesi bizi korur'diyerek devam etti;

-Ölümden korkmamalısın evlat! ölümü hisset, her zaman aklının bir köşesinde olsun. Bir gün sende öleceksin, biliyorsun, bunu unutmadan yaşa, ölümü bir tek şekilde yenebilirsin ancak. Ölümü unutmadan yaşayarak..ancak bu şekilde, yaşamla doldurabilirsin yürek diye çarpan göğsündeki çuvalı. Mevsimleri, geceyi ve gündüzü, aşkı sevgiyi, nefreti bir tek  böyle yoğunluğuna yaşayabilirsin! Zamanı geldiğinde  ölüm tanrılarına  hiçbir şey bırakmadan, ancak bu şekilde gidebilirsin bu dünyadan!

Odayı dolduran  sisi öksürükle dağıtan  heybetli Gılgameş, çayına attığı şekeri karıştırırken derin bir iç çekti dumanından.

-Bende senin gibiydim evlat; senin yaşlarında bir kraldım Babil'de, Fırat nehri'nin kenarında,

Yüzlerce yıl önceydi. Tahanatos  ülkeme geldiğinde yüzleştim Hadesle. Thanatosu tanırmısın? Bir gün senide almaya gelecek, hepimizi aldığı gibi. Gece tanrıçası Nyks'ın oğlu, uyku tanrısı Hypnos'un ikizi, ölüm tanrısı Thanatos doğduğundan beri, yer altındaki ölüler diyarının kralı Hadese canlar taşır. Candostum Enkidu'yu almaya gelmişti şimdi. ‘Yüreğim umutsuzluk içindeydi, ölümden korkuyordum.' Ağıtlarla   Enkidu'yu  uğurlarken, ben; Uruk aslanı yenilmez Gılgameş, dostumun büyümüş gözbebeklerinde ölümün derin boşluğunu gördüm. Yok olmanın anlamsızlığını ve Kral Hades'in soğuk sarayını ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Hades'in korkunç yüzüne ilk defa bu kadar yakından bakıyordum. İlk defa ölümle yüzleşiyordum yani. Anlatırken titriyordu korkusuz Gılgameş. Yok olma düşüncesinin yarattığı kaygıya dayanamadım diyordu. ‘Ölümsüzlük otunu aramaya koyuldum. Kaç şehir, kaç ülke, kaç nehir, kaç bahçe aştım. Kaç kez ölümle burun buruna geldim, bilmiyorum. Sonunda bir nehrin derinliğinden koparıp söktüm ölümsüzlük otunu, su içmek için eğildiğimde pusuya yatmış bir yılana kaptırdım. İnsanoğlu için  Ölümsüzlük bir kez daha bir yılanın çatal diline dolanmış, soğuk derisinin pullarına takılıp gitmişti yine. Yorgun, yenilmiş  çaresiz bir şekilde vatanıma döndüğümde, ölümü yenmenin yaşamak olduğunu öğrendim. Uruk'tan yeni bir ülke yaratıp, halkıma yeni bir yaşam armağan ettim. Yeryüzünün karlarında ayak izlerim kalsın diye.

Sobanın sıcak gövdesinin  en kızgın yerine odaklanıp düşüncelere dalmıştı Nietzche, boğuk ve anlaşılmayan bir ses duyuluyordu derinlerden, dudaklarını tamamen kaplayan bıyıklarının çaylara bulanmış ıslaklığını silmeden önce, başını kaldırıp baktı Gılgameş'e, sonra sobadaki gürüldeyen alevlerle konuşur gibi anlattı. ‘Kapıldığı fırtınada tüm yaprakları dökülen, dalları kırılan, eğilip bükülen ama kırılmayan bir ağaç gibisin Gılgameş' dedi. Fırtına dindikten sonra köklerini toprağın derinliklerine daha güçlü savuran, dallarını gökyüzüne uzatan, rengarenk yapraklar açıp daha çok büyüyen bir çınar gibi.Yüzünde aradığım gözleriyle, çok kısa bir süre için buluştuğumda; Çünkü 'öldürmeyen yara güç verir'  dedi. 

Dinlerken beyaz, derin ve sonsuz bir boşluğun içinde sallanıyordum, etrafımda kimsecikler kalmamıştı şimdi, ustalar beni yapayalnız bırakmıştı bu ölüm arenasında, tenime yapışan kefenin soğukluğunu hissettiğimde, kendi yasıma gelmiş gibiydim sanki.

Biliyorum! bende öleceğim... Çünkü Hypnos her gece ninnilerle avutuyor beni. Thanatos'un gelişine hazırlıyor  gözlerimi. Kaç bin gözyaşına dönüşecek ruhum, kaç bin çiçeğe tohum olacak bedenim, bilmiyorum. Yıllar yılı bilincimde tasarlayıp, yüreğimin ovalarında kurduğum  imgeden şehirler bir bir yıkılacak şimdi. O imgeden şehirlerin bulutlarında uçuşan hayallerimi, dağlarının doruklarında gezdirdiğim ütopyalarımı,  karanlık mağaralarında yüzleşmekten korktuğum, esarete mahkum  edip zincirlediğim  yanlarım silinecek. Patlamaya hazır  volkanların ateşlerinde kaynayan kinimi, denizlerinde fırtına bekleyen dalga dalga  öfkemi, coşkumun nehirlerini bilemeyecek kimse. Sevdalarımın saraylarına giden elektrik tellerini koparacak ölüm. Fidan fidan ektiğim ormanlarım yangınlarda kül olurken,  Depremlerle yarılacak sokaklar, sevdiklerimle kurduğum damardan  köprüler kanayacak, yollar ayrılacak, nehirler taşacak belki... belkide çatlak topraklarıyla kurak bir çöle dönüşür bu viran şehir. Gözyaşlarına susamış  toprak benimle birlikte tüm imgelerimi yutacak. Ve onlar bir daha olmayacaklar, tıpkı benim gibi. Kalbimde kurduğum ülkenin kıyametini izlerken haykıracak benliğim. Hiç kimse duymayacak sesimi. 

Ey varolmanın dayanılmaz kaygısı ölüm! Korkuyorum senden, herkesin korktuğu gibi.

Hangi cehenneminde yakacaksın beni! Hangi cennetinin gökyüzüne savuracaksın küllerimi!

Bir daha ne zaman küllerimden yaratacağım kendimi! Bir anka kuşu gibi...

Soğuk, beyaz ve sessiz yağan bir kar gibi  ölüm.

Eriyip toprağa can veren bir kar kelebeği gibi, güneşin saçları kanatlarıma değdiğinde  bir kardelen olup diriliveririm belki.

Şimdi anlıyorum tüm  söylenenleri!

Yaşarken ölüm kaygısını tanıyıp yenebilmek

Yani hayat denilen albümde, ölümün rüzgarlarıyla silemediği bir fotoğraf karesi bırakabilmek; insanoğlunun bütün meselesi...

Arş.Gör.Dr.Azad Günderci
ADNAN MENDERES ÜNV. PSİKİYATRİ AD
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Yorum (1)Add Comment
...
Yazan: yasemin yener , Haziran 07, 2009
ölümü yenmek yaşamakla mümkün demişsin.arkadaşım yüreğine sağlık. derinlemesine ve yoğun olarak aklımızda kalan kısa parçaları ustaca birleştirerek her zamanki gibi leziz, sürükleyici ,samimi ,hoş bir yazı çıkarmışsın.ha bu arada ölüme en güzel çarede yazı yazmakmış..sanırım sen çareyi bulmuşsun, izindeyiz smilies/smiley.gif
kötüye kullanım raporlaması
beğenmedim
beğendim
Puanlama: +1

Yorum Yaz
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
daha küçük | daha büyük

busy
Son Güncelleme: Pazartesi, 18 Mayıs 2009 09:14
 
Yazarın diğer makaleleri: azad günderci

Kimler Online

 3 misafir online

GİRİŞ / KAYIT

Yeni aktivasyon emaili

PsikiyatriOnline

ahmetozbek