İlk kez gördüğünüz bir kişiyi bir anda sevdiğiniz, ona kanınızın kaynadığı oldu mu? Ya da tersine; ondan hoşlanmadığınız, hazzetmediğiniz? Hepimizin başına gelmiştir bu durum.
Onun nesidir bizi çeken ya da iten, bilmeyiz. Bir bakışı, duruşu, sesi, tutumu... Sigarayı tutuşu, saçlarını şöyle bir savurması... Belki kokusudur bize gelen, alıp çok eski bir ana götüren, anılarımızın yumağından bir ilmeği çeken; ya da iğreti duran bir yığını yerle bir eden.
Psikoterapi ortamında hasta ve terapist arasında da benzer ilişki biçimleri yaşanır/yaşanabilir. Hasta ve terapist birbirine karşı ilgi, sevgi duyabilir ya da birbirlerinden hoşlanmayabilir; sevgisizlik, öfke ve hatta nefret yaşanabilir. Bu duyguların aniliği, yoğunluğu, uygunsuzluğu, bağlamla ilişkisiz olması ilişkide, teknik bir terim olan, aktarımın ortaya çıktığını düşündürür.
Aktarım; terapi ortamında hastada ve/veya terapistte oluşan, ancak kaynağı hasta ve/veya terapistin kendi kişisel geçmişine, kendisine en yakın kişilerle olan ilişkilerine - özellikle anne babayla olan- ait duyguların, yaşantıların, onlara ilişkin tasarımlarımızın bugüne, bugün karşımızda duran kişiye aktarılması; tıpkı, geçmişte olduğu gibi, eskiden yaşananların bugün, burada yeniden sahneye konmasıdır. Bir başka ifadeyle aktarım; eski, bildik bir oyunun, yeni bir sahada, yeni oyuncularla tekrar oynanmasıdır.
Ancak aktarım sadece terapi ortamıyla sınırlı kalmaz; günlük yaşantımızda eşimizle, arkadaşlarımızla, meslektaşlarımızla, tüm yakınlarımızla olan ilişkilerimizde de yüzünü gösterir.
Freud, ''sevgi nesnelerini bulmayız; yeniden buluruz'' derken, bir ölçüde aktarımın doğasına gönderme bulunmaktadır. Yani sevdiğimiz, sevgili olarak seçtiğimiz kişilerin seçiminin tümüyle tesadüf olmadığını; bizim en yakınlarımızla olan ilişkilerimizin bu "yeni'' sevgiliyi "seçmemizdeki" rolünü anlatmaktadır. Pek çoğumuzun sevgilisinin, eşinin bizim yakınlarımıza benzemesi boşuna mı?
Sözü internete getirmek için bunca peşrev. Özellikle son yıllarda oldukça yaygınlaşan ve bizi inter-‘net' ine (ağına) alan (belki ağına düşüren) bu araç/ortam, giderek farklı ve gereksinim giderici amaçlara da hizmet etmeye başladı; en başta da "sevgi ve ilişki'' gereksinimlerimize!
Bilgisayarın başındasınız. Karşınızda muhtemelen hiç görmediğiniz, sesleşmediğiniz, koklaşmadığınız birinin yazıları akıp duruyor monitörde. İlgi, sevgi,
aşk sözcükleri gidip geliyor aranızda. Belki buluşmalar kararlaştırılıyor, belki daha ileri adımlar atılıyor birlikte.
Peki kim bu? Ona ilişkin ip uçları sadece karakteri, puntosu, aralıkları belli, anonim harflerde. Bir de anlattıklarında; anlattığı kadarıyla. Adı üstünde: san-al ortam bu! Onu betimleyecek, ayırt ettirecek, özel ve özgül kılacak ne bir görüntü, ne bir ses, ne bir koku ekranda.
İşte, tam (da) burada söz konusu olan ya da devreye giren yine tasarımlar. Ama bu kez öyle ucundan bucağından değil;tümüyle devrede tasarımlar. Çünkü, bazan beşi bir yerde duyularımızın devrede olduğu karşılaşmalarda bile, tasarımlarımız alttan alta canlı ve işlerlikli ise, küçücük bir duyusal uyaran bizi alıp bir yerlere götürüyorsa; duyularımızın hemen tümünün devre dışı kaldığı, anonim bir ilişki içerisinde geriye kala kala tasarımlarımız kalıyor:Tasarla tasarlayabildiğin gibi. İş tasarımına kalmış. Nasıl arzu ediyorsan öyle o kişi. Onun özelliği, özgüllüğü bu anonim ve san-al ortamda pek de önemli değil. Kurgunun ‘'gerisi size kalmış''...
Yabancılaşma, sadece üreticinin emeğine yabancılaşması olmasa gerek; bu da insanın insana yabancılaşması değil mi?
Burada "teknoloji düşmanlığı" yapıp, bir taraf tutacağım. Hali, tavrı, sesi, kokusu, endamı andırsa da geçmişteki/geçmişimdeki birini, yine de, kanlı canlı biriyle konuşmayı, görüşmeyi, koklaşmayı, dokunmayı monitörden akan yazıların ‘'sahibi'' anonim kişiye yeğliyorum.
Yabancılaşmanın, aynı zamanda yabanlaşmayı da beraberinde getireceği kaygıların taşıyarak.
Levent Tokuçoğlu















"Aşk kapıyı çalınca, akılların seyahate çıkmaması" dileğiyle..